13 Şubat 2018 Salı

İBRAHİMİ DİNLERİN KALBİ-KUDÜS, AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI, Canan ÖZDEMİR

İBRAHİMİ DİNLERİN KALBİ-KUDÜS
Merhaba arkadaşlar, yayınlanmasına az bir süre kalan “Anadolu'nun Güzellikleri” adlı  kitabımda Kudüs'ün de olmasını canı gönülden arzu ettiğim için, bir iki gün içinde sömestri turuna yazıldım. Gerek basında gerekse yakın çevremde o bölgede çatışmaların olduğu, bölgenin güvenli olmadığı yönündeki haberlerden dolayı ailem dahil hiç  kimseye Kudüs turuna katılacağımı söylemedim..
Mekke ve Medine'den sonra en önemli üçüncü toprak parçası Kudüs'e gitmek için Sivas'tan İstanbul'a geldim. Burada iki gün sevgili Canan  yengem ve kuzenlerimin yanında kaldım. Istanbul’dan Tel Aviv'e  bir buçuk saatlik bir uçuşla  Ben Gurion Havaalanı'na vardık. Söylenenlerin aksine oldukça sorunsuz bir şekilde geçtik. Rehberimizin söylediği gibi ekibimizden bir kişiyi bir saat alıkoydular. Rehberimiz  alıkonulan kişinin geçişini sağladı. Akşamın ilerleyen saatlerinde otobüsle  Bethlehem şehrindeki önceleri saray olan muhteşem  otelimize vardık.
Sabah kahvaltıdan sonra Zeytin Dağı'na doğru yola çıktık. Çoğu zeytin ağaçlarıyla dolu Zeytin Dağı'ndan bakınca Kidron Vadisi üzerindeki  tepede, dudak uçuklatan fiyatlarda satılan Yahudi mezarlığı ilk gözümüze çarpıyor. Yahudiler bu mezarlığa gömüldüklerinde cennete gireceklerini düşünüyorlar.
 Ayrıca ölüleri diriltecek olan “Sur” düdüğünün de, bu vadiden üfleneceğine inanıyorlar. Yahudi mezarları düzgün dikdörtgen biçiminde, bazıları daha büyük, üzerlerinde sayıları birbirinden farklı küçük taşlar dikkat çekiyor. Mezarı ziyaret eden kişi sayısını ifade ediyormuş bu taşlar. Tepenin biraz altında, sağ tarafta soğan biçimli klasik kubbeleriyle Rus Ortodoks Kilisesi göze çarpıyor.
Tam karşımızda dikdörtgen bir arazi üzerine bir tarafında şehrin surları diğer tarafında Memluklu medreseleriyle çevrili bir alan içerisinde altın varaklı Kubbetü's Sahra ve Mescid-i Aksa tüm ihtişamıyla...

Bu topraklar için binlerce yıldır niçin kan döküldüğüne şaşmamak gerektiğini anlıyorum.
Zeytin Dağı'nın hemen yakınında ilk kadın evliya Hz. Rabia-tül Adeviyye'nin kabrindeyiz. Basra'da doğup, bir köle olarak satılmıştır.  Sahibinin çeşitli işkencelerine maruz kalmış. Ancak doğru yoldan ayrılmamıştır. Sahibi de Allah'ın izniyle, ondaki hikmeti görmüş ve özgür bırakmıştır. Hizmetçi iken manevi derecelere  ulaşmış bir kişidir.
Dua ettikten sonra Selman-ı Farisi hazretlerini ziyaret etmek için yola koyulduk.
Yoldaki limon ağaçlarında, limonlar kocaman olmuş. Ocak ayı olmasına rağmen her taraf yemyeşil. Nine, anne ve çocuğu dileniyor. Filistinli çocuklar teneffüse çıkmışlar. Bize zafer işareti yapıyorlar. Selman-ı Farisi hazretlerinin türbesine vardık, bize kuşburnu çayı ikram ettiler. Türkleri çok seviyorlar. Türbede dua edip iki rekat mescit namazı kıldık. Selman-ı Farisi hazretleri İsfahan'da doğmuş, veliler zincirinin ikinci halkası. Ateşpetest bir aileden geldiği, Hıristiyanlarla karşılaşınca Hıristiyan olduğunu öğreniyoruz. Yanında ilim öğrendiği rahibin, Hz İbrahim Peygamberin (as) dini üzerine bir peygamber çıkacağını ve onu bulması yönünde vasiyeti üzerine kervana katılmıştır. Kervan onu köle olarak bir Yahudi'ye satmıştır. Yanında ilim öğrendiği rahip peygamberin üç alameti olacak; :"Birincisi, sadaka verirsin alır, yemez ama yanındakilere verir. İkincisi, hediye verirsin yer, yanındakilere de yedirir. Üçüncüsü peygamberlik mührü vardır." der. Peygamber Efendimizin peygamberliğini açıkladığı vakitlerde Yahudi sahibiyle Medine'ye gelir.
       Bir şekilde Peygamber Efendimizin huzuruna çıkar, bu alametleri görünce Müslüman olur. Ancak bir köledir. Sahibi 300 hurma ağacı karşılığında özgür bırakacağını söyler. Onu kölelikten kurtaracak olan 300 hendeği kazar. Peygamber Efendimiz de elleriyle hurma fidanlarını diker. Bugün yediğimiz Acve peygamber hurmaları onlardandır. Hendek savaşındaki gayreti nedeniyle Peygamber Efendimiz (sav) Selman-ül Hayr demiştir. Allah dualarımızı kabul eyleye. Amin.
Namazımızı kılmak için Mescid-i Aksa'ya doğru yola çıkıyoruz. Kadim şehrin sokaklarında bir Filistinli amca gözleri dolarak "hoşgeldiniz hoşgeldiniz" diyor. Benim de gözlerimden yaşlar boşalıyor. Osmanlının hakimiyetinde  400 yıl hoşgörü, barış içerisinde yaşayan Kudüs, şimdi zulüm içinde. Şerif Hüseyin ölümünden bir kaç gün önce "Osmanlı'ya kılıç çekmemeliydim. İhanetimin bedelini ödüyorum." demişti. Oğulları taş sokakları, dar dehlizlerinden geçerek Arslanlı Kuzey yönündeki ikinci kemerden geçip Mescid-i Aksa'ya geliyoruz. Bu kemerler Memlüklüler zamanında Muhammed Nasır tarafından yaptırılmış.Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki: "Mescid-i Haram'da yapılan her ibadetin sevabı yüz bin ile, Mescid-i Nebevi'de ve  Mescid-i Aksa'da yapılan ibadetin sevabı ise bin ile çarpılmaktadır.” Biz de bu sevaptan bir dirhem dahi almak için Mescid-i Aksa'dayız. Rahmetli Mehmet Amcamın Yasin kitabıyla yasin ve duaları okudum. Tüm geçmişlerimize, şehitlerimize dua ettim. Afrin'de, Güneydoğu'da bayrak için, vatan için mücadele veren asker ve polisimizi koruyup, muvaffak etmesi için, devletimizin var olması için, yaralı gazilerimizin bir an önce sağlığına kavuşması için, şifa bekleyen kullar için dua ettim. Allah dualarımızı kabul etsin.

      Kubbetü's Sahra Cami'nin içindeki Muallak Kayası'nın yanındayım.Allah yaratmaya önce bu kutsal kayadan başlamış. Nice peygamber, bu kayaya yüz sürüp, dua etmiş, kurban kesmiş, Peygamber Efendimiz, (sav)  bu mübarek kayanın üzerinde miraca yükselmiş. Kaya da Peygamber Efendimizle beraber göğe doğru yükselmiş .Peygamber Efendimizin (sav) "Dur" demesiyle havada asılı kalmıştır. Kutsal Kaya'nın altındaki mağaradayız. Yeryüzünde bilinen en eski mihrabın önünde bir iki kişi namaz kılıyor.
       Namazımızı eda ettikten sonra Mescid-i Aksa etrafındaki eserleri rehberimiz anlatıyor. Yaprak Kuyusu önündeyiz. Hz. Ömer zamanında bir zat bu kuyulardan birine kovasını düşürür.  Kovayı almak için kuyunun dibine iner. Dehliz görür, dehlizin ucunda gördüğü ışığa doğru gider. Çok güzel bir manzara karşısındadır. Daha ötelere gider. Acaip mahlukatlar görmeye başlayınca korkar, yukarı çıkar. Yanında da bir yaprak getirir. Olayı bir çok kişiye anlatır,  inanmazlar. Bu durum Hz Ömer'e kadar ulaşır. Hz. Ömer bir heyet gönderir. Yaprak incelenir ve yaprağın hala kurumadığı görülür. Yaprağın cennetten geldiği anlaşılır.  Böylece bu kuyuya Yaprak Kuyusu denir.
      Şimdi Faslılar Kapısı önündeyiz. Peygamber Efendimizin (sav)  Mekke'den üzerinde geldiği biniti Burak'ı bağladığı duvar ile Yahudilerin Ağlama Duvarı aynı duvardır. Hareme bakan taraf Müslümanlar tarafından kutsal sayılırken, duvarın dışı Yahudiler tarafından kutsal sayılıyor. Mescidin yanındaki Ağlama Duvarına açılan kapı Faslılar Kapısı'dır. 
      Şimdi Miraç  Kubbesi önündeyiz. Peygamber Efendimizin  (sav)  miraca yükseldiği yer. Biraz ötede  işlemeli, soğan formlu tam bir sanat eseri olan Kayıtbay Sebili'nden soğuk havalarda sıcak, sıcak havalarda soğuk su ve meşrubat içebilirsiniz.
      İslam Müzesi'ndeyiz. Müzede  Hz. Ömer'den günümüze kadar gelen eserler sergilenmektedir.  Aslen Türk olan  Nurettin Zengi'nin yaptırdığı tamamı el işçiliği ahşap minber 1967 yılında Mescid-i Aksa'nın fanatik bir Yahudi tarafından yakma girişiminde yanmış, kalıntıları müzede sergilenmekte. Yahudi hiç bir ceza almamış, memleketine gönderilmiştir. Sultan Barsbay zamanından kalma dev Kuran-ı Kerim, buhurdanlıklar, eşsiz Kuran-ı Kerimler, alemler vb...İslam Müzesi'nin yanında Romalılar dönemine ait kalıntılarda göze çarpmakta.
      Namazımızı eda etmek için Mescid-i Aksa Kıble Cami'sindeyiz. Kıble Cami,  Pagan ve Hıristiyan Roma dönemine ait izler taşımaktadır. Sütun başlıkları, kemer şekilleri, zik zak silmeler, nişlerin sütun içleri vb... Aynı zamanda erken İslam mimarisi izleri de taşımaktadır. Mozaik süslemelerinde olduğu gibi. Mescid-i Aksa'nın Ulu Cami'nin bulunduğu yer Yahudiler  ve Hıristiyanlar içinde kutsal sayılmaktadır.  Yahudiler burasının Süleyman Peygamberin okulu olduğuna inanır.
Yanan minberin yerine Türk kündekari ustaları ve Suriyeli sedef  kakma ustaları işbirliğinde yenisi yapılmıştır. Kudüs'ü Kudüs yapan bizim ecdadımızdır. Mercidabık Savaşında Memlüklüleri yenen Yavuz Sultan Selim ve ordusu,  Kudüs'e gelmiş, Mescid-i Aksa avlusunda 18 bin Şamdan yakılarak yatsı namazını eda etmiştir. 400 sene boyunca barış, adalet içerisinde bu toprakları yönetmişlerdir. Şimdi ise kan ve gözyaşı. Cemaatin büyük çoğunluğu Türklerden oluşuyor. Ecdadımızın emanetini elimizden geldiğince varlığımızla da olsa korumaya çalışıyoruz.
      Şimdi serbest zamanda  Babulamud  Şam Kapısı önünde oturarak naneli çay, limonlu zencefil yudumluyoruz. THY pilot ve hostesleriyle sohbet ederek geçiriyoruz. Yöresel tahinli, susamlı şekerlemelerden alıyoruz. Kudüs'ün  dar taş sokaklarından geçerken sanki binlerce yıllık tarihin içinden geçiyoruz. Beni bu kadar etkileyen başka bir yer  daha görmedim.
      Mescid-i Aksa'da öğle ve ikindi namazlarını kıldıktan sonra Yahudilerin Ağlama Duvarı'nı görebileceğimiz yere gidiyoruz. Kadınlar ve erkekler ayrı yerlerde ağlıyorlar. Ağlama Duvarı;  Kudüs'ün ve Beyt-ül Mukaddes'in yakılıp yıkılışını, Romalılar tarafından başka ülkelere  esir olarak sürülüşlerini anmak, kinlerini bilemek için mabede yeniden kavuşup, hakimiyetlerini kurmak için dua ve gözyaşı ile yaslarını sürdürdükleri yer. Süleyman Mabedinden kalan bir kalıntı bu duvar. Mescid-i Aksa'yı yıkıp,  bu mabedin yeniden yapılması için de sürekli kazı çalışmaları yapıyorlar. Kazı çalışmalarının bir sebebi de Ahd-i Atik Sanduka'sını aramalarıymış.
   Kudüs'ün taş sokaklarından geçerek Kıyamet Kilisesi'ne geliyoruz. Kıyamet Kilisesi Hz. İsa'nın kabrinin bulunduğu yer. Hıristiyan mezheplerinin aralarındaki anlaşmazlık nedeniyle Eyyubi zamanından beri kilisenin kapısını Müslüman bir aile kapatıp açıyor. Kıyamet Kilisesi'nin hemen karşısında Hz. Ömer Mescidi.
    Hz. Ömer Mescidinden sonra tekrar Mescid-i Aksa'ya geliyoruz. Namazlarımızı kıldıktan sonra Hz. Davut  Külliyesi'ne  doğru yola çıkıyoruz. Üç dininde  peygamber olarak tanıdığı Hz .Davut kabrinde bir  Musevi ve iki  Müslüman beraber dua ediyor.  Şu anda bir müze olan cami, kilise ve sinagog mevcut. Yahudiler bir yanda sallana sallana dua ediyor. Külliye'nin dışında toplu halde rahibe ve papazlar  ziyarete geliyorlar. Davut Peygamberin heykeli hemen girişte yer alıyor. Muazzam bir külliye .
    Mescid-i Aksa'ya doğru yola çıkıyoruz. Arslanlı Kapı'dan geçip  Kubbetü's Sahra'da namaz kıldıktan sonra  Dünya'da ilk yerleşim yeri olan Eriha'ya doğru yola çıkıyoruz. Palmiyeler Şehri'nde ilerlerken dışardan şehri abluka altına alan kalın duvarlar göze çarpmakta. Rehberimiz, şehre dışardan girişleri engellemek amacıyla bu duvarların inşa edildiğini, en fazla direnişin Eriha'dan olduğunu söyledi. Anayolda ilerlerken bir kaç  Filistinli gencin  İsrail askerlerine taş attığını görüyoruz. Az ilerde bir kaç  Filistinli genç de bize zafer işareti yapıyor. Ocak ayı olmasına rağmen kaktüsler çiçek açmış, bahar gelmiş. Temptation Dağı'nın eteklerinde mola veriyoruz. Temptation Dağı ( Ayartma Dağı) Hz. İsa (as)  vaftiz olduktan sonra bu dağdaki mağaraya gelir. 40 gün 40 gece açlık çeker. Bu süre boyunca şeytan ona görünür ve baştan çıkarmaya çalışır. Bu süre sonunda melekler ona yemek getirir. Hz. İsa'nın (as) şeytana  uymadığı bu dağda dünyanın en eski manastırı olan  Qarantal Manastırı var. İlk manastır 6.yy.da yapılmış. Sonra yenilenmiş.
       Akşam karanlığında çok uzaktan  Lut Gölüne  5 dakika bakıp, Musa Külliyesine doğru yola çıktık. Nebi Musa'da dua edip akşam namazını kıldıktan sonra saray otelimize doğru yola koyulduk. Otelde yemekhaneleri bulmak ne mümkün labirent gibi. Sora sora  ancak buluyoruz. Güller açmış. Palmiye ağaçları ve yöreye özgü çeşitli bitkiler. Asıl bahçeye yolunu bulamadığım için inemedim maalesef.
      Sabah kahvaltıdan sonra El Halil'e doğru yola çıktık. El Halil'in girişi İsrail askerleri tarafından işgal edilmiş. Pasaportlarımızı göstererek girebildik. Sokakta çocuklar etrafımızı sarıp para vb şeyler istiyorlar. İsrail bayrağı asmışlar. Allah yar ve yardımcıları olsun , çok zor durumdalar.  Allah dostu Halil İbrahim  Peygamber ve eşi Sare annemizin kabri;  Oğlu İshak Peygamber ve eşi Rıfka'nın  kabri; ve son olarak aslında kilitli olan ancak bizim ziyaretimizde tesadüfi açılan Yusuf  Peygamberin kabrini ziyaret edip, namazımızı kıldık. Dualarımızı ettik. Caminin diğer tarafında kabirleri bulunan Hz Yakup ve eşi Lea'nın kabirlerine Yahudi tarafında olduğu için ziyaret edemedik. Bitişik olduğu için Yahudilerin yaptığı dini ayinlerin sesleri geliyordu.
        Buradan da Halhul kasabasındaki Yunus  Peygamber makamına gittik. Öğlen namazını kılıp. Bethlehem'deki Beşik Kilisesi'ne geldik. UNESCO Dünya Kültür Miras Listesindeki Hz İsa'nın doğduğu mağara üzerine yapılan Beşik Kilisesi'ni görüp  Hz Ömer'in namaz kıldığı yere sonradan yapılan Hz. Ömer Cami'ne  geçtik. Buraya Barış Meydanı deniliyormuş. Kilisenin kapısından  Hıristiyanlar atlarıyla giriyormuş. Müslümanlar kapıyı küçültmüşler. Şimdi saygıyla, eğilerek giriliyor. Sokaklarda gayri Müslümlere ait sanat galerileri vb, dev boyutta Kola reklamları, bavul ve çanta satan dükkanlar,  sokakta oynayan çocuklar göze çarpıyor. 
        Bethlehem'den sonra Mescid-i Aksa'ya geliyoruz. Serbest zamanda Kudüs çarşılarını geziyoruz. Alış veriş yapacak pek bir şeyleri yok. Fiyatlar da çok pahalı.  Satıcının biri fincan, tabak vb şeyleri İstanbul'dan getirdiğini söyledi. Hz İsa'nın (as) çile yolundan geçip, tekrar Mescid-i Aksa'ya geliyoruz. Akşam ve yatsı namazlarından sonra otelimize dönüp gece 03:00 sularında yola çıkıyoruz. Dönüşte de hiç bir İsrail görevlisiyle sorun yaşamadan uçağa biniyorum. Elimden geldiğince yazmaya çalıştım.

        Beğenmeniz dileğiyle.

16 Ekim 2017 Pazartesi

EVLAD-I FATİHAN'IN İZİNDE BALKANLAR, AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI,

EVLAD-I FATİHAN’IN İZİNDE BALKANLAR
Canan ÖZDEMİR
Canan ÖZDEMİR
Epey uzun bir aradan sonra Merhaba Dostlar! Bugünkü durağımız Balkanlar.14. yy ikinci yarısında Rumeli'ye adım atan ecdadımız XX.yy. başlarına kadar hüküm sürdüler. Biz de ecdadımı-zın izlerini sürmek için Avrasya Eğitimciler Derneği'nin düzenle-diği bu geziye katıldık. İlk durağımız Yunanistan. Sabahın çok erken saatlerinde Kavala'ya vardık. Hem kahvaltımızı yapmak hem de Kavala'nın güzel bademli kurabiyelerinden almak için mola verdik. Moladan sonra 16.yy. ortasında Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamlarından Pargalı İbrahim Paşa tarafından yaptırılan su kemerlerinin altından geçerek, eski Kavala'ya geldik. Limandan itibaren koruyucumuz köpeklerle beraber Kaleye doğru yola çıktık. Limanın Kaleye çıkan yolun aşağısında Aziz Nikolas Kilisesi nam-ı diğer Pargalı İbrahim Paşa Cami ve Külliyesi karşımıza çıktı.
16.yy. ilk yarısında yaptırılan caminin minaresini kesmişler saat ve çan kulesi yapmışlar. Altına da resim yapmışlar. Dikkatli bir göz cami olduğunu hemen anlar. İmarethaneden yukarı doğru çıkarken duvarlardaki ağlayan göz resimleri dikkatlerden kaçmıyor. Yol boyunca kendimi Anadolu'nun bir mahallesindeymişim gibi hissettim. Çok erken saatlerde olduğu için hava serindi ve herkes hala uyuyordu. Balkonlardaki sardunyalar, çiçekler bize özgü kapılar, pencereler, vs.. Sarı boyalı Osmanlıdan kalma boyaları dökülmüş, terkedilmiş ama dimdik ayakta muazzam bina içimi acıttı. Kavala'yı terkedişimizi anlatıyor sanki.
Osmanlı'ya baş kaldırdığı için olacak Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın heykelini dikip, doğduğu evi müze yapmışlar. Hemen yanında da denize nazır kilise ve çiçekler... Kaleden Ege Denizi'ni ve limanı martılar eşliğinde fotoğrafladım.
Şimdiki durağımız Selanik .Aya Dimitros Katedrali'ne geldik. 4. asırda yapılmış UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine alınmış. Aziz Dimotros'un anısına Roma Hamam kalıntılarının üzerine yapılmış. Mermerden Boynuzlu Koç kabartmasını çok beğendim. Aynı cadde üzerindeki Selanik Konsolosluğu'nun bahçesinde bulunan ulu önder Atatürk'ün evine doğru yola çıktık. 20 yaşlarında ikisi kız biri erkek olan gençlerin duygulanarak ağlaması; Ulu Önderin Türkiye Cumhuriyetini gençlere niçin emanet ettiğinin kanıtıydı sanki.  
Biz Türklerin oldukça rağbet ettiği Atatürk Evi'nin mutfağında Mustafa Kemal'in askeri okul öğrencisiyken yapılmış bir heykeli; annesi Zübeyde Hanım'ın bir heykeli, Mustafa Kemal'in Cumhuriyet sonrasında yapılmış heykeli, damatlık kostümü, fotoğraflar, mührü, Nutuk ve Atatürk ile ilgili kitaplar, belgeler vs.  objektifime takılanlar.
Atatürk Evi'nden sonra Aristotales Meydanına dinlenmek ve yemek yemek için gidiyoruz. Selanik'in aşırı sıcağı beni çarptı. Aristotales Meydanı akşam saatlerinde çok kalabalık oluyormuş.  Buna rağmen kafeler,  restoranlar, publar yine de doluydu.
Selanikteki Atatürk evi
Büyük İskender heykeli meydanın tam ortasında yer alıyor. Binalar küçük pencereleriyle oldukça ilginçti. Meydandan denize doğru ilerlerken karşımıza Beyaz Kule çıkıyor. Nam-ı Diğer Aslan Kule, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmış. Yunanlılar şehri ele geçirince vaftiz edip, beyaza boyamışlar. Ancak günümüzde boyası silinmiş, eski rengini almış. Maalesef hastalandığım için ne kuleye çıkabildim ne de üstü açık otobüsle şehir turuna. Selanik'teki otelimizde konakladıktan sonra sabah erkenden Makedonya'ya doğru yola çıktık.

Makedonya'nın başkenti ve en büyük şehri Üsküp, Vardar Nehri üzerine kurulmuş, köprüleriyle, heykelleriyle ve de tarihi eserleriyle oldukça güzel. İlk karşımıza çıkan Rahibe Teresa Ana Evi. Burası Rahibe Teresa'nın vaftiz edildiği kilisenin yerine yapılmış. Osmanlı eseri taş köprünün üzerine mühür gibi mihrap en ilgimi çeken şey oldu. Osmanlı eseri Taş Köprü, II.Murat zamanında inşasına başlanmış, Fatih zamanında tamamlanabilmiş. Restorasyondan sonra kaldırılan mihrabı da Türkiye'nin girişimleriyle yerine konulmuş. Buradan tarihi Üsküp Çarşısına doğru yola çıkıyoruz. Osmanlı'dan kalma bir hamamın yanından ve medresenin içinden geçip çarşı köftecisine gittik. Burada kiremitte köfte ve Üsküp köftesi yedik. Beş asırlık Osmanlı hakimiyetinde kalmış, Usküp'te hiç yabancılık çekmedim. Çarşıdan sonraki durağımız Murat Paşa Cami. Yolda ilerlerken en çok göze çarpan dilencilik yapan kadın ve çocuklar. Begonyalar, çiçekler arasında ilerleyip bize çok tanıdık gelen sokaklardan geçip 15.asrın başında Yavuz Sultan Selim'in veziri Murat Paşa tarafından yaptırılan camiye geldik. TİKA tarafından 2011'de de onarım gören cami ibadete açık.
Şimdiki durağımız Kalkandelen Tetova'daki Alaca Cami. Hurşide ve Mensure isimli kız kardeşlerin yaptırdığı caminin dışının pastel boyalı olması ve çatısının ev mimarisi olması dikkat çekiyor. Minaresi olmasa ev sanılabilir. Caminin içi de zarafetli ve güzel. Kalem işi süslemelerinde 30 binden fazla yumurta kullanıldığı söyleniyor. Caminin yanında iki kız kardeşin türbesi yer alıyor.
Pena Nehri kıyısında camiden önce hamamı inşa edilmiş. Şimdi pişi yemek için Kırcova Belediye'sinin işlettiği kafeye gidiyoruz. Bu kısa moladan sonraki durağımız incileriyle ünlü Ohrid. Ohrid'de tarihi çınar meydanını gezdik. Masmavi denizi, yemyeşil doğası, Safranbolu vari evleriyle, sıcak insanlarıyla kendinizi vatanınızda hissedeceğiniz Ohrid. Ilk durağımız el yapımı kağıt atölyesi. Tamamen doğal maddelerle imalat yapan atölyeyi gezdikten sonra St. Sophia Kilisesi'ne gittik. Buradan limana indik. Arkadaşlardan bazıları kurutulmuş et aldılar. Daha sonra serbest zamanda Pir Mehmet Hayati Hz. Halveti Dergahı ve Türbesi'ne gittik. Buradan ilk çağlardan kalma Su Müzesi'ni uzaktan fotoğrafladık. Suyun üzerine inşa edilmiş köy. Köprüleri kaldırınca kendilerini güvenli hissediyorlarmış.
Ohrid Gölü
 Su Müzesi'nden Ohrid Gölü kaynağına geldik. Muhteşem mavinin, yeşilin her tonunun, suda yansıması ile rengarenk çiçekleriyle, görsel şölen sunan Ohrid Gölü görülmesi gereken bir yer. Dünya'nın en eski göllerinden biri olan göl, 4 milyon yıl önce tektonik hareketlerin sonucu kireçtaşı kayalıklar üzerinde oluşmuş. Gölde 200'den fazla endemik tür yaşıyor. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesinde. Buradan da St Naum Manastırı'na çıktık, fotoğrafladıktan sonra gölde gezintiye çıktık.Şimdiki durağımız Enver Hoca'nın diktatörlük yaptığı Arnavutluk. Dağlık Arnavutluk'un başkenti Tiran'da öğle yemeği molası verdik. Daha sonra otobüsten inmeden Ethem Bey Camii, Saat Kulesi, Ulusal Müze vs. gördük. Bu nedenle pek aklımda kalmadı. Konaklayacağımız otel İşkodra'daydı. Çok beğendim. Hüseyin ve Meral Koze hocalarımın evlilik yıl dönümlerini kutladık. Sabah kahvaltıdan sonra İşkodra Kale Idromeno Caddesi'ne gittik. Burada 18.yy.da yaptırılan Ebu Bekir Camii'ni ve katolik katedralini dıştan fotoğrafladıktan sonra Karadağ'a doğru yola çıktık.Adriyatik Denizi kıyısında yer alan Budva'nın otobüste çok guzel fotoğraflarını çektim. Çok sayıda turist çeken, ortaçağdan kalma Budva 'nın surlarla kuşatılmış Eski şehir'ini (Old Town) gezdik. Labirent gibi daracık sokakları taş binaları, tarihi çanı, restoranları, kiliseleri, Arkeoloji Müzesi plajları, pahalı yatları objektifime takılanlar.
Karadağ'ın UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesindeki şehri Kotor'a doğru yola çıktık. Tarihi V.yy.a kadar dayanan Kotor, hem Osmanlıların hem de Venediklilerin hakimiyeti altında kalmış. Ancak hiç Osmanlı eseri olmaması dikkate şayan.Venedik mimarisi egemen.Sarp kayalar ve tepeler üzerine kurulan şehre hayran kalmamak mümkün değil. Eskişehir'e Aslanlı kapıdan giriliyor. 8.yy.dan kalma saat kulesi karşımıza çıkıyor. Hediyelik eşya satan dükkanlar, ortaçağdan kalma kiliseler, 15.yy.dan kalma Bescuca Sarayı,, 17.yy.dan kalma Pima Sarayı neredeyse bir insanın geçebileceği dar sokaklar, taş duvarlar vs. objektifime takılanlar.
 Serbest zamanda pizza yiyip dinlendik. Ancak tepe üzerindeki surlara ve kaleye çıkacak zamanımız olmadı. Eski Yugoslavya'yı oluşturan üç ana devletten biri olan Katolik mezhebini benimseyen ve Adriyatik Denizi'ne kıyısı olan Hırvatistan'a geliyoruz. Göz kamaştırıcı tarih ve doğa şehri Dubrovnik. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesindeki Dubrovnik'e ancak geç saatlerde varabildik. Osmanlı hakimiyetinde de kalmış şehirde hiç Osmanlı eseri yok. Labirent gibi dar sokaklarından geçtikçe burnumuza envai çeşit koku geliyor. Surlarla çevrili Old Town'a Pile kapısından giriş yaptık. Çok kalabalıktı. Stradun Caddesi'ndeki şair Gundulic heykeli altındaki resimlerde Osmanlılara ve Venediklilere oldukça methiye düzmüşler doğrusu. Büyük ve küçük Anafrio çeşmesinden su içtik. Veba salgınından korunmak için bu çeşmeleri yapmışlar. Orlando sütunu önündeki konseri bir kaç dakika dinleyip konaklayacağımız Trebinje'deki otelimize doğru yola çıktık. Bosna-Hersek'in sakin, huzurlu şehirlerinden biri olan Trebinje Sırp Cumhuriyeti içinde kalıyor. Otelimize vardığımızda gece saat 22:00 sıralarıydı. Sabah çok erken saatlerde otelin önündeki Trebinje Irmağına fotoğraf çekmeye gittim. İki balıkçı balık tutuyordu. Daha sonra balıkçıların biri kocaman bir balık yakaladı. Küçük bir köpek suda yüzüyordu. Daha sonra gelen bir kadın gölün sularına dalmış bakıyordu. Suyun üstünde ördekler yüzüyordu. Çok güzel ve huzurluydu. Kahvaltıya gittim. Mısır ekmeği ve küp peyniri harikaydı. Güzel bir kahvaltıdan sonra Mostar'a doğru yola çıktık. Ama ilk durağımız Osmanlı sınır kasabası Poçitel. Arkadaşlar aşırı sıcak nedeniyle kaleye tırmanmadılar. Ancak ben UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki Poçitel'e çıktım. Neretva Irmağı kıyısında muhteşem esere hayran kaldım. Türk aile sanırım kalmamış. Camisi, surları, evleri, saat kulesi vs. fotoğrafladıktan sonra Mostar'a yola koyulduk.
16. yy.’ın ilk yarısında Mimar Sinan'ın öğrencilerinden Mimar Hayrettin'in inşa ettiği, Sırpların bombaladığı ancak Hırvatların yıktığı Mostar Köprüsü 1992'de Türkiye'nin desteğiyle Tokatlı ustalar tarafından tekrar yapıldı. Mostar'a gitmeden binaların üzerinde savaşın izlerini görmek mümkün. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesindeki Mostar Köprüsü üzerinden geçerken gözetleme kuleleri dikkat çekiyor. Hediyelik eşya satan dükkanları geçtikten sonra Koski Mehmet Paşa Camii'ne geldik. 17.yy. da yaptırılan camiye ücretli giriliyor. Ama bizden almadılar. Aşırı sıcak ve nem beni oldukça çarptı. Bu nedenle pek dolaşamadım. Mostar Köprüsü'nden atlayanları fotoğrafladım, dinlendim.
Mostar Köprüsü
Daha sonra Balkanlara kültür başkentliği yapmış Saray Bosna'ya doğru yola çıktık. Yolda kuzu çevirme yemek için Jablanika'da mola verdik. Naritva Irmağı kıyısında muhteşem manzarada yemek yedikten sonra yola devam ettik. 1914'te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahdı Arşidük Franz Ferdinandın öldürüldüğü ve 1992'deki Sırp, Hırvat ve Boşnak savaşında büyük ölçüde zarar gören Saray Bosna'ya geldik.
Miljacka Nehri kıyısındaki şehrin panoramik olarak Katolik Katedralini Sinagogu, Hüsrev Bey ve Ferhadiye Camilerini uzaktan gördükten sonra Pazar Yeri'ne geldik. 1994'te meydana gelen patlamada hayatını kaybedenlere dua edip, Özgürlük Ateşi'ne doğru yola çıktık. Burada fotoğraf çektirip İsa'nın Kalbi Katedrali'nin önünde şehit edilenlere dua ettik. Saray Bosna'da şehit edilenler anısına asfalt üzerinde çiçeklere benzer izler bırakılmış. İzler kırmızı renkte buna da Saray Bosna gülleri denilmekte. 100 kadar gül varmış. İnşaat çalışmaları nedeniyle çoğu kaybolmuş. Yollarda da ara ara şehitlikler var. İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Şehri doğu ve batı olarak ikiye ayırmışlar. Batıdan doğuya geçince tam bir Osmanlı şehri oluyor. Doğu kısmında Gazi Hüsrev Paşa Camii ve İmarethanesine geldik. Daha sonra serbest zamanda Boşnak Böreği yiyip dinlendik. Sabahın erken saatlerinde Savaş Tüneli'ne geldik.Savaş sırasında yiyecek ve silah tedariki için kazılan tünel insan için hiç bir şeyin imkansız olmadığını gösteriyor. Video izleyip, tünelin bir kısmını gezdik. Gözlerimiz doldu. Kolar Ailesinin evinin altından açılan tünel özgürlüğe götüren yol olmuş.
           Saray Bosna'dan sonra istikamet Belgrad. 10. yy.da Osmanlı hakimiyetine giren Belgrad'ta Osmanlı eserleri zamanla yok edilmiş. Belgrad'ta tek cami Bayraklı Camidir. Ziyaret ettiğimizde namaz vakti idi. Minareye bayrak asmışlardı. Ezan okunmayan camiye namaz vakitleri bayrak asılıyor. Tito'nun ölümüyle Yugoslavya parçalanmış ve iç savaş başlamıştır. Sırbistan'ın başkenti ve en büyük şehri olmuştur. Parlemento Binası, Binyıl anıtı, Eski Saray'ı panoramik gezdikten sonra Beyaz şehir Belgrad'ta Osmanlı Kalesi'ne gittik. Tuna ve Sava ırmaklarının birleştiği noktada fotoğraf molası verdik. Kalenin altında I. Dünya Savaşı'ndan kalma topların sergilendiği Savaş Müzesi var. Kalenin kapısında yeniçerilerin taşa oyduğu kılıçlar göze çarpıyor.Dinozorlar Müzesi, Tenis sahası, parklar objektifime takılanlar.
 Türk Köyü Poçitel
Belgrad’tan sonra Bulgaristan'ın başkenti Sofya'ya doğru yola çıktık. Sofya'ya varmadan Hotel Balkan Highway'da Seyfi Alp Bey'in çayını içtik. Teşekkür ederiz. Sofya'ya vardığımızda aşırı yağış vardı. Dolayısıyla ancak sabah gezmeye çıkabildik. Balkanların en büyük kilisesi olan Alexsander Nevski Katedrali'ni, Milli Kütüphane'yi Sofya Üniversitesi'ni, Romalılardan kalma kalıntıları, Osmanlılardan kalan tek cami olan Arkeoloji Müzesi'ni panoramik gezdik. Banyabaşı Kadı Seyfullah Efendi Cami kapalı olduğu için dışarıdan fotoğrafladık.
             Sabah saatlerinde Filibe'ye geldik. Nebet Tepe mevkiinde yerleşik Eski Filibe'yi gezdik. Roma amfi tiyatrosu, Roma Stadyumu, Hisar Kapı, Kale İçi Mahallesi ve Osmanlılardan kalan Cuma Cami'ni fotoğrafladım. Buruk bir şekilde ülkemize dönmek üzere yola çıktık. Bu gezinin düzenlenmesinde emeği geçen Uluslararası Avrasya Eğitimciler Federasyonu Genel Başkanı Şuayip Özcan'a, Dernek Başkanı Eyüp Üstük'e Dernek Sekreteri Yaşar Yeniçerioğluna, Dernek üyesi Fadime Tosik Dinç'e teşekkürlerimi sunarım. Bir daha ki gezide buluşmak dileğiyle. Her ne kadar hata yaptıysam affola.
Sevgi ve saygılar.



5 Eylül 2017 Salı

RİZE'NİN ARMUT KÜLTÜRÜ YOK OLMADAN, AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI, İlhami NALBANTOĞLU

RİZE'NİN ARMUT KÜLTÜRÜ YOK OLMADAN...
                                                     Mahiye MORGÜL
Mahiye Morgül

Bir başka yerde bu kadar çok çeşitte armut var mıdır bilmiyorum.  Mahallemizden çift şeritli yollar geçtikçe, apartmanlar yükseldikçe, yok olan bahçelerle birlikte meyve kültürümüz de yok oluyor.
Bayram ziyaretlerine dolaşırken mahallemin görkemli armut ağaçlarını düşünüyordum. Ayaklarım beni Aynur (Aksoylu) teyzeye götürdü. Deniz manzaralı da olsa artık apartmanda yaşamak istemiyor, bahçesini özlüyor. Hele de tam armutların olgunlaştığı, kara üzüm asmasına dem vurduğu bu ayda. Birkaç yıl önce yapılan Dağdibi minibüs yolu bahçelerinin ortasından geçerken hem evleri hem bahçeleri perişan olmuş, armutları da. 1950’li yıllarda bahçemizde yirmialtı çeşit armut vardı, diye başladı.
Armutların hepsini de babası Hızır Özkan (İmamoğlu) aşılamış. Bir ağaçta dört çeşit armut, dört dalın her biri bir başka armutla aşılı. Bahçelerindeki armutları saymaya başladı. Kalem defter çıkardım, yazdım.
1.Yaban armudu: Sert sulu olur, dalında sararır. Çok lezzetlidir.
2.Kalınsap armudu: Pormo (ilk olan) armuttur. İlk yenen odur. Dört çeşidi vardır. Sumari (son) olan var, irisi var, bir de incesi var.
3.Eğrisap armudu: O da güzel armuttur.
4.Karınca armudu: Sukabağı şeklinde uzundur. Pormodur.
5.Kukulapi armudu: Çok verir. Ballıdır. Pekmezi ve sirkesi yapılır.
6.Tavuk buti (Tavuk budu): Dalında ciğerlenir. Pekmezi olur.
7. Şeker armudu: Reçeli güzel olur.
8.İstanbul armudu: Pek bir özelliği yoktur.
9.Kış armudu: Çankırı armudu da denir. Mayhoş olur, pek sevilir. İrisi var, mıhlısı var.
10.Haçaçura armudu: Kış armududur.
11.Doktorluk armudu: Çok verirdi. Bekletince kavun gibi lezzetli olur.
12.Bere armudu: Dalında sararır, yerken ağzında dağılır. Çok sevilir. Birkaç türlüsü vardır; yeşili var, sarısı var.
13.Rus armudu: Yeşil iri uzunca olur. Siyah lekeleri vardır.
14.Düşeş armudu: İri, güzel, kütük gibi armuttur.
15.Karpuz armudu: 4 çeşidi vardır. Karpuza benzerdi.
16.Kavun armudu: Hoş kokuludur, kaymak gibidir, kahverengi kabukludur. Hem dalda hem yatakta olgunlaşır. Yatağa alınca ondan komposto ve reçel yapılır.
17. Limon armudu: Çanga armudu da denir. Yeşilken yenilir.
18.Mustabey armudu: Güneş gören yanı kızarır, sapına kadar yenir, yerken ağzında dağılır. Büyük şehirlerde Akçaarmut adıyla bilinen armuda benzer.
19.Kendir armudu: İnce sert armuttur. Sahilde yetişmez, dağ armududur.
20.Kukarami armudu: İri, sert, sulu olur.
Birkaç tür daha olması lazım, dedi, hatırlayamadıkları vardı. 
Rize Armudu

Armut çeşitlerini yazma fikrini bana veren aslında emekli banka müdürü arkadaşım Oğuz Tiryaki olmuştu. Yıllar önce Rize’deki armut türleri üzerine bir çalışma yapmış, otuz kadar tür saptamış, her birinin özelliklerini resimleriyle birlikte Rize Kültür Müdürlüğüne teslim etmiş. Bir nüshasını kendine alıkoymadığına pişman şimdi. O dosya yok oldu.
Dağdaki bahçelerine armut limon vb meyveler aşıladığını bildiğim komşum Yurtsever Atakan’a bildiği armut adlarını sordum. Meğerse armut türlerini yaşatmak üzere 16 tür armut aşılamış. Bu güzel haber! Aynur teyzenin adını unuttuğu yeşilken yenilen limon armuduna Çanga armudu denildiğini ondan öğrendim.
Baktım ki ben sadece adlarını yazarak armut kültürünü yaşatmaya çalışıyorum, Yurtsever ise fiilen yeni fidanlar aşılayarak en doğrusunu yapıyor. Bahçesinde limon türlerini yetiştirmeye de başlamış, bu ayrıca önemli. Bu mahallenin adı bile Portakallık (Hal düzü), ama turunçgiller kaybolma tehlikesinde. Örneğin bizim kinkan dediğimiz kırmızı greyfurt artık yok. Yurtsever’i buradan tebrik ediyorum.
Mahallemizin yüz yıl öncesinde, buradaki taka iskelesinden İstanbul’a fındık dallarından yapılan örme sepetlerle portakal limon vb narenciye gönderilirdi. Özellikle kabuğu ince ve dayanıklı yatak portakalı mis kokulu finike portakalı, kış ortasında bile pazarlanırdı. Mahallemizden narenciye alan takalar dönüşlerinde boş gelmez, yağ, tuz, şeker gibi ev ihtiyaçlarını getirir.  Bu yönüyle bir küçük ticaret merkeziydi mahallemiz.
Hiç küçümsenecek iş değildir, Kuvayi Milliyeye silah taşıyan takaların kaptanları boşuna buradan çıkmadılar. Şehirlerarası deniz ticaretimizin ve yolcu taşımacılığımızın neden kaybolduğunu, bunun Karadenizliye ve Rizeliye bir ceza olarak getirildiğini de bir gün yazarız. Bizi denizlerden koparmak ve Anadolu’nun ortasına hapsetmek isteyen batılı sömürgeci devletlerin yüzyılların planıydı o. Bu hedefleri aynen duruyor. Atatürk’ün “İlk hedefiniz Akdeniz’dir” komutuyla kaybettiğimiz sahillerine yeniden kavuştuğumuzu unutmayalım.
Portakallık mahallesinin armutlarına dönelim.
Armut türleri kaybolurken, fıkra gibi, biz insanlar dörtyüz yıllık dev armut ağaçlarını kökünden söküp yok ediyoruz. Ne mutlu ki Portakallık mahallesinin meyve kültürünü yaşatmak için direnen birileri kalmış.

29 Ağustos 2017 Salı

AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI, MAHİYE MORGÜL'ÜN RİZELİLERE ÇAĞRISI, 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI,

SAYIN MAHİYE MORGÜL'ÜN RİZELİLERE 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI ÇAĞRISI...
Mahiye Morgül
Mahiye Morgül'ün Rizelilere daveti: "30 Ağustos Çarşamba günü Tiryaki tepesinde saat 14:00 de buluşalım. Kuvayi Milliye'nin Rizeli torunlarını mezarlıkta bekliyoruz."
​ZAFER BAYRAMINDA RİZE KUVAYİ MİLLİYE MEZARLIĞINDA OLMAK..
​30 Ağustos Zafer Bayramında İslampaşa Mahallesinde İstiklal Harbinin kahramanlarından Zekeriya Tiryaki dedenin ve yeğeni Dursun Kaptan’ın ve yine aynı aileden gazi ve şehit analarının yattığı mezarlığa bayrak götüreceğim.
​Çarşamba günü öğleden sonra 14.00 de İslampaşa Kuvayi Milliye sokaktan benimle birlikte elinde bayrakla yürüyerek Tiryaki bayırındaki Kuvayi Milliye Mezarlığına yürüyerek çıkmak isteyen bir kaç hanım daha var. 500 basamak merdiveni görünce geri dönmek isteyenler olacaktır, hele o gün bir gelsin, bakalım kaç kişi olacağız.
Bu ilktir, sonra duyup da keşke haberim olsaydı diyenler olacaktır. İşte Zümrüt Rize gazetesinde köşemde duyuruyorum. Yerel gazete okuma alışkanlığı olmayanlar haberdar olamayacaktır elbet.
Bayırda bizi karşılayacak ve bir tas su verecek yeğenlerimiz olacaktır. Gelemk isteyenler, sdece bayrağınızı alın gelin.
Rize'den Genel Bir Görünüm
Portakallık’tan, İpsiz Recep sokağından yine Recep Emicenin torunlarından katılanlar olacak.
Elimizde mahallemizin onuru kahraman dedelerimizin resimleri ve bayraklarımızla 30 Ağustos Çarşamba günü Tiryaki tepesinde bizimle beraber olmak isteyen Kuvayi Milliye'nin Rizeli torunlarını saat 14.00 de mezarlıkta bekliyoruz.
Kocatepe’de Atatürk’ü anlatan Nazım Hikmet şiiriyle yazımı noktalarken, hepinizin Zafer Bayramını yürekten kutlarım.
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında O’nu gördü.
Paşalar O‘nun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar: “Üç” dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.
Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.
….
28.8.2017 /Rize, Mahiye Morgül
26 Ağustos sabahı, Atatürk’ün “ileri” komutuyla zafere koşan aslanlardan biri Yüzbaşı Topçu Süleyman Asaf (Mercan) dedemizdi. Yunan tabyalarını darmadağın eden atışlarıyla savaşın en cengaver topçusu dedemiz zaferi göremeden şehit düştü. Mezarı Dumlupınar Şehitliğindedir. Yürüyüşümüzü onun baba evinin bulunduğu İslampaşa 1ktan başlatacağız.

AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI, İlhami NALBANTOĞLU, Hattat, Gazeteci, Yazar, BİR GEZGİNİN AHLAT ANILARI...

BİR GEZGİNİN AHLAT ANILARI...
Kıyıya sırtını dönmüş Adilcevaz'ı geçtikten 22 km sonra Ahlat'a geldik. Yer ayırtmış olduğumuz Selçuklu Otelini bulmak zor olmadı, alışmak ise biraz uzun sürdü. Otel seksenli yıllardaki turizm patlamasının anısına yapılmış bir anıt gibi duruyordu.
Büyük Selçuklu Oteli
Oteldeki odamızın balkonundan görünen restoran ve deniz. Günün son ışıklarından faydalanmak için mayomu giyip, çekine çekine önce  lobiye, ardından da bahçeye indim. Yarı çıplak bir erkeğin nasıl karşılanacağını kestiremiyordum Sonunda denize ulaşmıştım. Buradaki insanlar Van Gölüne "Deniz" diyorlar, siz de hemen alışıyorsunuz. Karşı kıyının hayal meyal göründüğü bu kadar büyük bir su kütlesi deniz denmeyi hak ediyor.
Doğu gezimizin ruhsal temposu belli olmuştu. Bir an pişmanlık ummanında yüzerken, hemen ardından sevincin ve heyecanın doruklarına çıkıyorduk. Gölün içinde dolanırken, ne biraz önceki askeri aramalar ne de konvoy kabusları aklımda kalmıştı. Sadece ne kadar harika bir yerde olduğumuzu düşünüyordum.
BÜYÜK SELÇUKLU OTELİ
 Akşam yemeği için bahçenin gizli saklı bir köşesini seçtik. Eşimin oteldeki, hatta tüm Ahlat'taki tek kadın olma olasılığına karşı kendimce tedbirler alıyordum. Neyse ki modern tipli bir ana kız, ve sevgilisiyle geldiği izlenimi yaratan başka bir bayan, en azından benim içimdeki havayı yumuşattılar. Otelin sanırım tüm çevredeki kısa ve uzun süreli aşklara kol kanat geren bir misyonu vardı ve bu nedenle çok değerli olmalıydı. Bu terk edilmiş kovboy kasabasında, pardon! otelde yemek olarak ne olabilir ki diye düşünürken, gelen balıkların nerdeyse içine düşüyorduk. Ayrıca bira buz gibi, mezeler çok lezzetli, garson son derece saygılıydı. İki yolunu şaşırmış yolcu bundan başka ne isteyebilir ki deyip batan güneşin kızıllığında Van Gölünü seyre daldık. İlk anından itibaren otel bizi şaşırtmaya devam ediyordu.
DÜNYANIN EN BÜYÜK İSLAM MEZARLIĞI
Gezginlerimiz Selçuklu mezar taşlarının önünde... Ahlat kenti Dünya'nın en büyük Selçuklu Mezarlığına sahip. Hemen yakın çevrede görülecek inanılmayacak sayıda yer var. Tarih ve gezme bilinciyle gözü dönmüş iki seyyah olarak sabahın köründe fırlayıp kendimizi o eserlerin arasına atacağımızı, yaz güneşi her yeri ezmeden, elde fotoğraf  makinelerimiz, en küçük renk nüanslarını yakalamaya çalışacağımızı sanırdınız değil mi?..
Dünyanın En Büyük İslam Mezarlığı
Keyifle uyandık. Bir süre balkonumuzdan masmavi gölün suyunu ve karşıdaki dağları seyrettik. Hemen ardında çatışmaların sürüp gittiği uğursuz dağlar buradan bakınca çok güzel görünüyorlardı. Ayrıca Ahlat'taki Selçuklu eserleri yüzlerce sene durduklarına göre biraz daha bekleyebilirlerdi. Mayolarımızı giyip kıyıya indik. 1700 metre yükseklikteki denizimizin serin ve kuru havasında güneşleniyor, kitap okuyor, garsonları her gördüğümüzde bir şeyler istiyorduk. Masamıza gele gide onlar da bize alışmaya başlamışlardı. Hatta gülümsedikleri bile oluyordu. Aslında Akdeniz kıyısındaki bir tatil yerine göre inanılmayacak kadar lüks içindeydik. Çünkü denizi kimseyle paylaşmıyorduk.
Dört sularında önce Ahlat Müzesini gezdik. Sevimli yapının küçüklüğünden içindekilerin değersiz olabilecekleri fikrine kapılabilirdiniz ama eşi benzeri olmayan, insan tasvirli Selçuklu kaplarını görünce fikriniz değişiyordu. Müze Müdürü Mehmet Yıldız'la tanıştık. Çevreyi birlikte dolaştık. Gençti ama altı yılını buralara vermişti, anlatacak çok şeyi vardı. Ahlat'ı Mehmet Bey'le dolaşırken sayıları düşünüyordum. Örneğin, Efes'teki Küretler caddesinde binlerce hemcinsimle birlikte aşağıya doğru yürürken hep "mee! mee!" diye bağırma ihtiyacı duyarım. Turizmin patladığı tüm ören yerlerinde de bu koyun hissiyatı yakamı bırakmaz. Burada ise bambaşkaydı. Kendimi saygın ve özel bir insan olarak görüyordum. Bu günlerde oralara çok az kişi gittiği için aklı başında görünen her gezgin önemliydi ve yerel halk tarafından hak ettiği ilgiyi fazlasıyla buluyordu.
Akşam yemeği de kusursuz geçmişti ve bahçede hızla artan erkek nüfusundan cesaret alarak erkenden odamıza çekilmiştik ki "O" başladı. Bir an tüm bina yıkılıyor sandık. Koşup balkondan aşağı bakınca, güzel bir kadın silüetinden inanılmaz ölçüde detone, kart ve yüksek bir cayırtının çıktığını gördük. Canlı müzik diye yutturmaya çalıştıkları "şeyin" kalitesizliğini anlatmaya kelime bulamıyordum. Sıcağa rağmen balkonun kapısını kapattık. Yetmedi. Kulaklarımıza pamuklar tıkadık ve başımızı yastığın altına gömdük. Çare olmadı. Resepsiyona telefon ettik. Bize üzüntülerini belirttiler. Üç saatlik engizisyon uygulamasının sonunda gecenin sessizliği geri geldi. Bitkin bir şekilde balkona geri dönüp, dağılmakta olan müşterilere baktım. Ne söylediklerini anlayamıyordum ama çoğunluğu gençlerden oluşan ekibin gülüşlerindeki rahatlama elle tutulacak kadar belirliydi. Kim bilir belki de buraların koyu taassubunun içinde başka çareleri yoktu.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

"YAŞASIN CUMHURİYET" Atatürk’ten bizlere ve sonsuza dek miras kalan cumhuriyet bir fazilettir. Yaşasın Cumhuriyet… Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun…

YAŞASIN CUMHURİYET
Büyük devlet adamı, büyük kumandan Mustafa Kemal ATATÜRK,  ülkemizi düşman  işgalinden kurtarmış, sonra da dünyanın en modern ve  çağdaş yönetim biçimi olan cumhuriyeti kurmuştur.
Ardından uygar ve medeni bir dünyada  söz sahibi  olabilmek adına  devrimleri gerçekleştirmiştir.  Bu devrimlerle  eğitim, kültür, sanat, sağlık ve ekonomi gibi alanlarda yenilikler getirmiştir.
Cumhuriyet,  Mustafa Kemal ATATÜRK’ün  düşündüğü çağdaş, medeni, güçlü ve dünyada sözü geçen bir ülke olabilmenin ilk ve tartışmasız adımı olarak verdiği karardı.
Çünkü, teklifi üzerine TBMM tarafından “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri arasında kabul edilen cumhuriyet sonrası Cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya çıktığında,  “Artık Görevimi Tamamladım” düşüncesine kapılmamış, Türkiye’nin her alanda ilerlemesi adına girişimlerde bulunmuştur.
Yapılan çalışmalar sonuçlandıkça, yeni bir Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve 1 Kasım 1928’de kabul edilen Yeni Türk Alfabesi’nin kabulu ve Arapça’nın yerine geçmesi, sonrasında da “Laiklik”in Anayasa’ya girmesi ve diğer devrimlerin peş peşe yapılması ile cumhuriyetimizin sarsılmaz temelleri atılmıştır.
Mustafa Kemal ATATÜRK, yalnızca savaş meydanlarındaki dehası değil, Cumhuriyet öncesi ve sonrası gösterdiği devlet adamı misyonu ile de tarihe iz bırakmış ender liderlerden biridir. Ekonomiden sosyal gelişmeye, sanayiden bankacılığa, tarımdan milli birliğin sağlanmasına, attığı her adım, çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti adına olmuştur.
Çağdaşlığın, öncelikle eğitim ve kültürle hatta sanatla ne kadar ayrılmaz bir bütün olduğunu çok iyi biliyordu ve bu alanda da sayılamayacak kadar çok yeniliği ulusun hizmetine sunmaktan bir gün dahi geri durmadı. Cumhuriyetin genç kuşakları aydın, bağımsız ve hürriyetin kıymetini çok iyi bilen öğretmenler tarafından yetiştirilmeliydiler ve öyle yaptı.
Akıllarımıza bir nasihat gibi kazınmış olan 10. Yıl nutkunda söyledikleri adeta bu ulus için yaptıklarının ve yapılması gerekenlerin bir düsturu ya da özeti gibidir. Nutkunun başında, “Az zamanda çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramalığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Buradaki muaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkare yürüyüşüne borçluyuz,” derken, son bölümünde de, “Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti, milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebaruz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir,” diyerek seslenmiştir ulusuna. 
Atatürk’ten bizlere ve sonsuza dek miras kalan cumhuriyet bir fazilettir. Türk insanı da yüce değerlerin tümüne sahip çıkmalıdır ve çıkacaktır. Bu nedenle cumhuriyetimizi çok seviyoruz. 
Cumhuriyet bize çağdaşlık ve uygarlık, kültür ile bilimin bütünleştiği ve sanatın önem kazandığı bir anlayış kazandırmıştır. Bu nedenle cumhuriyetimizi çok seviyoruz.
Cumhuriyet dediğimiz bu yüce eser, Atamızın önderliğinde binlerce şehit ve gazinin canı ve kanı ile hayata geçebilmiştir. Bizi ayakta tutan laik, demokratik ve tek bayrak altında yaşama özgürlüğümüzün iç ve dış düşmanlar tarafından yıpratılmasına  asla izin vermemeliyiz.
Bunun için de, çağdaş eğitim sisteminden en iyi şekilde yararlanmış, kendini yüksek kültür ve sanat anlayışıyla yeterince donatmış, aklını ve yüreğini ülkesinin ve halkının hayrına kullanmak üzere bilemiş olan gençliğimize büyük görev düşüyor.
Yaşasın Cumhuriyet…
Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun…

"DÖNE DÖNE VAN GÖLÜ", Lütfü Özgünaydın; “Bu projeyi yapmış olmaktan çok mutluyum. Van Gölü denilince Van Gölü Canavarı palavralarının akla gelmesini istemiyorum artık.” Fotoğraf Sanatçısı, LÜTFİ ÖZGÜNAYDIN

DÖNE DÖNE 
VAN GÖLÜ
Fotoğraf Sanatçısı, LÜTFİ ÖZGÜNAYDIN
Türkiye haritasının doğusundaki en büyük mavi leke, adeta küçük bir iç deniz Van Gölü… Türkiye’nin önde gelen fotoğraf sanatçılarından Lütfü Özgünaydın Van Gölü’nün etrafını döne döne görüntülemiş, çalışmalarının sonunda ortaya bir kitap, bir gösteri bir de sergi çıkıvermiş. Özgünaydın; “Bu projeyi yapmış olmaktan çok mutluyum. Van Gölü denilince Van Gölü Canavarı palavralarının akla gelmesini istemiyorum artık.” diyor ve çalışmalarıyla Van Gölü ve çevresinin göz alıcı doğa ve yaşam görüntüleriyle önümüze getiriyor.
Özgünaydın, Erzincan Kemaliye Toybelen Köyünde doğdu, gazeteci olmak istemesine karşın öğretmen oldu. “Anadolu’nun ücra bir köyünde nasıl gazeteci olacaktım ki?” diyor ve ekliyor; “1969 yılında Hürriyet Gazetesi’nde bir ilan gördüm, Hürriyet Haber Ajansı için yerel muhabirler arıyorlardı. Ankara’da sinemacılık yapan dayımlardan bir fotoğraf makinesi istedim. Düşünün o kadar yabandım ki, nasıl çalıştığını bir oto tamircisine sorarak öğrendim. 1970’li yılların başında fotoğraf işine yoğunlaşmaya başladım. Hürriyet Gazetesi’nde ilk büyük fotoğrafım, kar nedeniyle yolda kalan trenden postaların katırla alınması olayı idi. Bir hafta boyunca o fotoğrafı odamın duvarına asıp baktım. Elazığ’a Keban Barajı Gölü ile ilgili tüm haberlere beni göndermeye başladılar. Oktay Ekşi Ajansın Genel Müdürüydü. Bize gazeteciliğin ayrıntılarını öğretmek için kalın kalın bültenler gönderirler, eğitim verirlerdi.”
Özgünaydın, Keban’ın Köprüleri haberiyle Abdi İpekçi Röportaj ödülünü aldı, 1975 Yılında Yeni Fotoğraf Dergisi onu en iyi on genç arasında gösterdi.
Anadolu’da pek çok sergi açtı. Son projesi ise Van Gölü oldu. Van Gölü’nü yıllardır düşünüyormuş, sadece bir “kalk gidelim” demek yetmiş başlamak için.
“Van Gölü’nün duruşundan her zaman çok etkilenmiştim. Eşim benim asistanım gibidir. Beraber Van’a gitmeye karar verdik. 2002 yılından itibaren Van’a gidip gelmeye başladık, çalışmalarımız üç yıl sürdü. O kadar güzel yerler ki hala da tamamlanmış saymıyorum çalışmamı. Eski ve yeni Van valileri çalışmalarımıza büyük ilgi gösterdiler, sergimizin fotoğraf basımını üstlendiler.”
Özgünaydın, yola Tatvan’dan çıkmış, gölle ilk buluşmasının fotoğrafını da hiçbir elemeye tabi tutmadan kitabının başına koyuvermiş.
“Göl ve çevresinde yer alan Muradiye Şelalesi, Hoşap Kalesi, Yaşar Kemal’in  köyü Ünseli, Erciş, Nemrut Krater Gölü, Akdamar Adası, Anlat, Gevaş, Artos Dağı, Çaldıran hepsi büyüleyici yerler. Ben bu projeyi gölün çevresini dönerek yaptım. Oraya gezmeye gideceklerin de gölün çevresini dönmelerini isterim. Fotoğrafını çektiğim yerler arasında bana en çok huzur veren, beni en çok etkileyen yer Van Kalesi’ydi. Bir yanınızda Eski Van, bir yanınızda Yeni Van.”
Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü Sergi Salonunda 1 Haziran 2005 tarihinde açılan sergi 42 parçadan oluşmakta, 10 Haziran 2005 tarihine kadar sanat severlerin hizmetine sunulmuştur.
***
Sayın Özgünaydın’ı bu değerli çalışmasından dolayı yürekten kutluyor, çalışmalarının  sanatın diğer dallarında hizmet verenlere örnek teşkil etmesi umuduyla yöremiz için yene yeni sanatsal aktivitelerin artmasını ve bölgemize bir canlılık getirmesini içtenlikle diliyoruz.