16 Ekim 2017 Pazartesi

EVLAD-I FATİHAN'IN İZİNDE BALKANLAR, AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI,

EVLAD-I FATİHAN’IN İZİNDE BALKANLAR
Canan ÖZDEMİR
Canan ÖZDEMİR
Epey uzun bir aradan sonra Merhaba Dostlar! Bugünkü durağımız Balkanlar.14. yy ikinci yarısında Rumeli'ye adım atan ecdadımız XX.yy. başlarına kadar hüküm sürdüler. Biz de ecdadımı-zın izlerini sürmek için Avrasya Eğitimciler Derneği'nin düzenle-diği bu geziye katıldık. İlk durağımız Yunanistan. Sabahın çok erken saatlerinde Kavala'ya vardık. Hem kahvaltımızı yapmak hem de Kavala'nın güzel bademli kurabiyelerinden almak için mola verdik. Moladan sonra 16.yy. ortasında Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamlarından Pargalı İbrahim Paşa tarafından yaptırılan su kemerlerinin altından geçerek, eski Kavala'ya geldik. Limandan itibaren koruyucumuz köpeklerle beraber Kaleye doğru yola çıktık. Limanın Kaleye çıkan yolun aşağısında Aziz Nikolas Kilisesi nam-ı diğer Pargalı İbrahim Paşa Cami ve Külliyesi karşımıza çıktı.
16.yy. ilk yarısında yaptırılan caminin minaresini kesmişler saat ve çan kulesi yapmışlar. Altına da resim yapmışlar. Dikkatli bir göz cami olduğunu hemen anlar. İmarethaneden yukarı doğru çıkarken duvarlardaki ağlayan göz resimleri dikkatlerden kaçmıyor. Yol boyunca kendimi Anadolu'nun bir mahallesindeymişim gibi hissettim. Çok erken saatlerde olduğu için hava serindi ve herkes hala uyuyordu. Balkonlardaki sardunyalar, çiçekler bize özgü kapılar, pencereler, vs.. Sarı boyalı Osmanlıdan kalma boyaları dökülmüş, terkedilmiş ama dimdik ayakta muazzam bina içimi acıttı. Kavala'yı terkedişimizi anlatıyor sanki.
Osmanlı'ya baş kaldırdığı için olacak Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın heykelini dikip, doğduğu evi müze yapmışlar. Hemen yanında da denize nazır kilise ve çiçekler... Kaleden Ege Denizi'ni ve limanı martılar eşliğinde fotoğrafladım.
Şimdiki durağımız Selanik .Aya Dimitros Katedrali'ne geldik. 4. asırda yapılmış UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine alınmış. Aziz Dimotros'un anısına Roma Hamam kalıntılarının üzerine yapılmış. Mermerden Boynuzlu Koç kabartmasını çok beğendim. Aynı cadde üzerindeki Selanik Konsolosluğu'nun bahçesinde bulunan ulu önder Atatürk'ün evine doğru yola çıktık. 20 yaşlarında ikisi kız biri erkek olan gençlerin duygulanarak ağlaması; Ulu Önderin Türkiye Cumhuriyetini gençlere niçin emanet ettiğinin kanıtıydı sanki.  
Biz Türklerin oldukça rağbet ettiği Atatürk Evi'nin mutfağında Mustafa Kemal'in askeri okul öğrencisiyken yapılmış bir heykeli; annesi Zübeyde Hanım'ın bir heykeli, Mustafa Kemal'in Cumhuriyet sonrasında yapılmış heykeli, damatlık kostümü, fotoğraflar, mührü, Nutuk ve Atatürk ile ilgili kitaplar, belgeler vs.  objektifime takılanlar.
Atatürk Evi'nden sonra Aristotales Meydanına dinlenmek ve yemek yemek için gidiyoruz. Selanik'in aşırı sıcağı beni çarptı. Aristotales Meydanı akşam saatlerinde çok kalabalık oluyormuş.  Buna rağmen kafeler,  restoranlar, publar yine de doluydu.
Selanikteki Atatürk evi
Büyük İskender heykeli meydanın tam ortasında yer alıyor. Binalar küçük pencereleriyle oldukça ilginçti. Meydandan denize doğru ilerlerken karşımıza Beyaz Kule çıkıyor. Nam-ı Diğer Aslan Kule, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmış. Yunanlılar şehri ele geçirince vaftiz edip, beyaza boyamışlar. Ancak günümüzde boyası silinmiş, eski rengini almış. Maalesef hastalandığım için ne kuleye çıkabildim ne de üstü açık otobüsle şehir turuna. Selanik'teki otelimizde konakladıktan sonra sabah erkenden Makedonya'ya doğru yola çıktık.

Makedonya'nın başkenti ve en büyük şehri Üsküp, Vardar Nehri üzerine kurulmuş, köprüleriyle, heykelleriyle ve de tarihi eserleriyle oldukça güzel. İlk karşımıza çıkan Rahibe Teresa Ana Evi. Burası Rahibe Teresa'nın vaftiz edildiği kilisenin yerine yapılmış. Osmanlı eseri taş köprünün üzerine mühür gibi mihrap en ilgimi çeken şey oldu. Osmanlı eseri Taş Köprü, II.Murat zamanında inşasına başlanmış, Fatih zamanında tamamlanabilmiş. Restorasyondan sonra kaldırılan mihrabı da Türkiye'nin girişimleriyle yerine konulmuş. Buradan tarihi Üsküp Çarşısına doğru yola çıkıyoruz. Osmanlı'dan kalma bir hamamın yanından ve medresenin içinden geçip çarşı köftecisine gittik. Burada kiremitte köfte ve Üsküp köftesi yedik. Beş asırlık Osmanlı hakimiyetinde kalmış, Usküp'te hiç yabancılık çekmedim. Çarşıdan sonraki durağımız Murat Paşa Cami. Yolda ilerlerken en çok göze çarpan dilencilik yapan kadın ve çocuklar. Begonyalar, çiçekler arasında ilerleyip bize çok tanıdık gelen sokaklardan geçip 15.asrın başında Yavuz Sultan Selim'in veziri Murat Paşa tarafından yaptırılan camiye geldik. TİKA tarafından 2011'de de onarım gören cami ibadete açık.
Şimdiki durağımız Kalkandelen Tetova'daki Alaca Cami. Hurşide ve Mensure isimli kız kardeşlerin yaptırdığı caminin dışının pastel boyalı olması ve çatısının ev mimarisi olması dikkat çekiyor. Minaresi olmasa ev sanılabilir. Caminin içi de zarafetli ve güzel. Kalem işi süslemelerinde 30 binden fazla yumurta kullanıldığı söyleniyor. Caminin yanında iki kız kardeşin türbesi yer alıyor.
Pena Nehri kıyısında camiden önce hamamı inşa edilmiş. Şimdi pişi yemek için Kırcova Belediye'sinin işlettiği kafeye gidiyoruz. Bu kısa moladan sonraki durağımız incileriyle ünlü Ohrid. Ohrid'de tarihi çınar meydanını gezdik. Masmavi denizi, yemyeşil doğası, Safranbolu vari evleriyle, sıcak insanlarıyla kendinizi vatanınızda hissedeceğiniz Ohrid. Ilk durağımız el yapımı kağıt atölyesi. Tamamen doğal maddelerle imalat yapan atölyeyi gezdikten sonra St. Sophia Kilisesi'ne gittik. Buradan limana indik. Arkadaşlardan bazıları kurutulmuş et aldılar. Daha sonra serbest zamanda Pir Mehmet Hayati Hz. Halveti Dergahı ve Türbesi'ne gittik. Buradan ilk çağlardan kalma Su Müzesi'ni uzaktan fotoğrafladık. Suyun üzerine inşa edilmiş köy. Köprüleri kaldırınca kendilerini güvenli hissediyorlarmış.
Ohrid Gölü
 Su Müzesi'nden Ohrid Gölü kaynağına geldik. Muhteşem mavinin, yeşilin her tonunun, suda yansıması ile rengarenk çiçekleriyle, görsel şölen sunan Ohrid Gölü görülmesi gereken bir yer. Dünya'nın en eski göllerinden biri olan göl, 4 milyon yıl önce tektonik hareketlerin sonucu kireçtaşı kayalıklar üzerinde oluşmuş. Gölde 200'den fazla endemik tür yaşıyor. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesinde. Buradan da St Naum Manastırı'na çıktık, fotoğrafladıktan sonra gölde gezintiye çıktık.Şimdiki durağımız Enver Hoca'nın diktatörlük yaptığı Arnavutluk. Dağlık Arnavutluk'un başkenti Tiran'da öğle yemeği molası verdik. Daha sonra otobüsten inmeden Ethem Bey Camii, Saat Kulesi, Ulusal Müze vs. gördük. Bu nedenle pek aklımda kalmadı. Konaklayacağımız otel İşkodra'daydı. Çok beğendim. Hüseyin ve Meral Koze hocalarımın evlilik yıl dönümlerini kutladık. Sabah kahvaltıdan sonra İşkodra Kale Idromeno Caddesi'ne gittik. Burada 18.yy.da yaptırılan Ebu Bekir Camii'ni ve katolik katedralini dıştan fotoğrafladıktan sonra Karadağ'a doğru yola çıktık.Adriyatik Denizi kıyısında yer alan Budva'nın otobüste çok guzel fotoğraflarını çektim. Çok sayıda turist çeken, ortaçağdan kalma Budva 'nın surlarla kuşatılmış Eski şehir'ini (Old Town) gezdik. Labirent gibi daracık sokakları taş binaları, tarihi çanı, restoranları, kiliseleri, Arkeoloji Müzesi plajları, pahalı yatları objektifime takılanlar.
Karadağ'ın UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesindeki şehri Kotor'a doğru yola çıktık. Tarihi V.yy.a kadar dayanan Kotor, hem Osmanlıların hem de Venediklilerin hakimiyeti altında kalmış. Ancak hiç Osmanlı eseri olmaması dikkate şayan.Venedik mimarisi egemen.Sarp kayalar ve tepeler üzerine kurulan şehre hayran kalmamak mümkün değil. Eskişehir'e Aslanlı kapıdan giriliyor. 8.yy.dan kalma saat kulesi karşımıza çıkıyor. Hediyelik eşya satan dükkanlar, ortaçağdan kalma kiliseler, 15.yy.dan kalma Bescuca Sarayı,, 17.yy.dan kalma Pima Sarayı neredeyse bir insanın geçebileceği dar sokaklar, taş duvarlar vs. objektifime takılanlar.
 Serbest zamanda pizza yiyip dinlendik. Ancak tepe üzerindeki surlara ve kaleye çıkacak zamanımız olmadı. Eski Yugoslavya'yı oluşturan üç ana devletten biri olan Katolik mezhebini benimseyen ve Adriyatik Denizi'ne kıyısı olan Hırvatistan'a geliyoruz. Göz kamaştırıcı tarih ve doğa şehri Dubrovnik. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesindeki Dubrovnik'e ancak geç saatlerde varabildik. Osmanlı hakimiyetinde de kalmış şehirde hiç Osmanlı eseri yok. Labirent gibi dar sokaklarından geçtikçe burnumuza envai çeşit koku geliyor. Surlarla çevrili Old Town'a Pile kapısından giriş yaptık. Çok kalabalıktı. Stradun Caddesi'ndeki şair Gundulic heykeli altındaki resimlerde Osmanlılara ve Venediklilere oldukça methiye düzmüşler doğrusu. Büyük ve küçük Anafrio çeşmesinden su içtik. Veba salgınından korunmak için bu çeşmeleri yapmışlar. Orlando sütunu önündeki konseri bir kaç dakika dinleyip konaklayacağımız Trebinje'deki otelimize doğru yola çıktık. Bosna-Hersek'in sakin, huzurlu şehirlerinden biri olan Trebinje Sırp Cumhuriyeti içinde kalıyor. Otelimize vardığımızda gece saat 22:00 sıralarıydı. Sabah çok erken saatlerde otelin önündeki Trebinje Irmağına fotoğraf çekmeye gittim. İki balıkçı balık tutuyordu. Daha sonra balıkçıların biri kocaman bir balık yakaladı. Küçük bir köpek suda yüzüyordu. Daha sonra gelen bir kadın gölün sularına dalmış bakıyordu. Suyun üstünde ördekler yüzüyordu. Çok güzel ve huzurluydu. Kahvaltıya gittim. Mısır ekmeği ve küp peyniri harikaydı. Güzel bir kahvaltıdan sonra Mostar'a doğru yola çıktık. Ama ilk durağımız Osmanlı sınır kasabası Poçitel. Arkadaşlar aşırı sıcak nedeniyle kaleye tırmanmadılar. Ancak ben UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki Poçitel'e çıktım. Neretva Irmağı kıyısında muhteşem esere hayran kaldım. Türk aile sanırım kalmamış. Camisi, surları, evleri, saat kulesi vs. fotoğrafladıktan sonra Mostar'a yola koyulduk.
16. yy.’ın ilk yarısında Mimar Sinan'ın öğrencilerinden Mimar Hayrettin'in inşa ettiği, Sırpların bombaladığı ancak Hırvatların yıktığı Mostar Köprüsü 1992'de Türkiye'nin desteğiyle Tokatlı ustalar tarafından tekrar yapıldı. Mostar'a gitmeden binaların üzerinde savaşın izlerini görmek mümkün. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesindeki Mostar Köprüsü üzerinden geçerken gözetleme kuleleri dikkat çekiyor. Hediyelik eşya satan dükkanları geçtikten sonra Koski Mehmet Paşa Camii'ne geldik. 17.yy. da yaptırılan camiye ücretli giriliyor. Ama bizden almadılar. Aşırı sıcak ve nem beni oldukça çarptı. Bu nedenle pek dolaşamadım. Mostar Köprüsü'nden atlayanları fotoğrafladım, dinlendim.
Mostar Köprüsü
Daha sonra Balkanlara kültür başkentliği yapmış Saray Bosna'ya doğru yola çıktık. Yolda kuzu çevirme yemek için Jablanika'da mola verdik. Naritva Irmağı kıyısında muhteşem manzarada yemek yedikten sonra yola devam ettik. 1914'te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahdı Arşidük Franz Ferdinandın öldürüldüğü ve 1992'deki Sırp, Hırvat ve Boşnak savaşında büyük ölçüde zarar gören Saray Bosna'ya geldik.
Miljacka Nehri kıyısındaki şehrin panoramik olarak Katolik Katedralini Sinagogu, Hüsrev Bey ve Ferhadiye Camilerini uzaktan gördükten sonra Pazar Yeri'ne geldik. 1994'te meydana gelen patlamada hayatını kaybedenlere dua edip, Özgürlük Ateşi'ne doğru yola çıktık. Burada fotoğraf çektirip İsa'nın Kalbi Katedrali'nin önünde şehit edilenlere dua ettik. Saray Bosna'da şehit edilenler anısına asfalt üzerinde çiçeklere benzer izler bırakılmış. İzler kırmızı renkte buna da Saray Bosna gülleri denilmekte. 100 kadar gül varmış. İnşaat çalışmaları nedeniyle çoğu kaybolmuş. Yollarda da ara ara şehitlikler var. İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Şehri doğu ve batı olarak ikiye ayırmışlar. Batıdan doğuya geçince tam bir Osmanlı şehri oluyor. Doğu kısmında Gazi Hüsrev Paşa Camii ve İmarethanesine geldik. Daha sonra serbest zamanda Boşnak Böreği yiyip dinlendik. Sabahın erken saatlerinde Savaş Tüneli'ne geldik.Savaş sırasında yiyecek ve silah tedariki için kazılan tünel insan için hiç bir şeyin imkansız olmadığını gösteriyor. Video izleyip, tünelin bir kısmını gezdik. Gözlerimiz doldu. Kolar Ailesinin evinin altından açılan tünel özgürlüğe götüren yol olmuş.
           Saray Bosna'dan sonra istikamet Belgrad. 10. yy.da Osmanlı hakimiyetine giren Belgrad'ta Osmanlı eserleri zamanla yok edilmiş. Belgrad'ta tek cami Bayraklı Camidir. Ziyaret ettiğimizde namaz vakti idi. Minareye bayrak asmışlardı. Ezan okunmayan camiye namaz vakitleri bayrak asılıyor. Tito'nun ölümüyle Yugoslavya parçalanmış ve iç savaş başlamıştır. Sırbistan'ın başkenti ve en büyük şehri olmuştur. Parlemento Binası, Binyıl anıtı, Eski Saray'ı panoramik gezdikten sonra Beyaz şehir Belgrad'ta Osmanlı Kalesi'ne gittik. Tuna ve Sava ırmaklarının birleştiği noktada fotoğraf molası verdik. Kalenin altında I. Dünya Savaşı'ndan kalma topların sergilendiği Savaş Müzesi var. Kalenin kapısında yeniçerilerin taşa oyduğu kılıçlar göze çarpıyor.Dinozorlar Müzesi, Tenis sahası, parklar objektifime takılanlar.
 Türk Köyü Poçitel
Belgrad’tan sonra Bulgaristan'ın başkenti Sofya'ya doğru yola çıktık. Sofya'ya varmadan Hotel Balkan Highway'da Seyfi Alp Bey'in çayını içtik. Teşekkür ederiz. Sofya'ya vardığımızda aşırı yağış vardı. Dolayısıyla ancak sabah gezmeye çıkabildik. Balkanların en büyük kilisesi olan Alexsander Nevski Katedrali'ni, Milli Kütüphane'yi Sofya Üniversitesi'ni, Romalılardan kalma kalıntıları, Osmanlılardan kalan tek cami olan Arkeoloji Müzesi'ni panoramik gezdik. Banyabaşı Kadı Seyfullah Efendi Cami kapalı olduğu için dışarıdan fotoğrafladık.
             Sabah saatlerinde Filibe'ye geldik. Nebet Tepe mevkiinde yerleşik Eski Filibe'yi gezdik. Roma amfi tiyatrosu, Roma Stadyumu, Hisar Kapı, Kale İçi Mahallesi ve Osmanlılardan kalan Cuma Cami'ni fotoğrafladım. Buruk bir şekilde ülkemize dönmek üzere yola çıktık. Bu gezinin düzenlenmesinde emeği geçen Uluslararası Avrasya Eğitimciler Federasyonu Genel Başkanı Şuayip Özcan'a, Dernek Başkanı Eyüp Üstük'e Dernek Sekreteri Yaşar Yeniçerioğluna, Dernek üyesi Fadime Tosik Dinç'e teşekkürlerimi sunarım. Bir daha ki gezide buluşmak dileğiyle. Her ne kadar hata yaptıysam affola.
Sevgi ve saygılar.



5 Eylül 2017 Salı

RİZE'NİN ARMUT KÜLTÜRÜ YOK OLMADAN, AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI, İlhami NALBANTOĞLU

RİZE'NİN ARMUT KÜLTÜRÜ YOK OLMADAN...
                                                     Mahiye MORGÜL
Mahiye Morgül

Bir başka yerde bu kadar çok çeşitte armut var mıdır bilmiyorum.  Mahallemizden çift şeritli yollar geçtikçe, apartmanlar yükseldikçe, yok olan bahçelerle birlikte meyve kültürümüz de yok oluyor.
Bayram ziyaretlerine dolaşırken mahallemin görkemli armut ağaçlarını düşünüyordum. Ayaklarım beni Aynur (Aksoylu) teyzeye götürdü. Deniz manzaralı da olsa artık apartmanda yaşamak istemiyor, bahçesini özlüyor. Hele de tam armutların olgunlaştığı, kara üzüm asmasına dem vurduğu bu ayda. Birkaç yıl önce yapılan Dağdibi minibüs yolu bahçelerinin ortasından geçerken hem evleri hem bahçeleri perişan olmuş, armutları da. 1950’li yıllarda bahçemizde yirmialtı çeşit armut vardı, diye başladı.
Armutların hepsini de babası Hızır Özkan (İmamoğlu) aşılamış. Bir ağaçta dört çeşit armut, dört dalın her biri bir başka armutla aşılı. Bahçelerindeki armutları saymaya başladı. Kalem defter çıkardım, yazdım.
1.Yaban armudu: Sert sulu olur, dalında sararır. Çok lezzetlidir.
2.Kalınsap armudu: Pormo (ilk olan) armuttur. İlk yenen odur. Dört çeşidi vardır. Sumari (son) olan var, irisi var, bir de incesi var.
3.Eğrisap armudu: O da güzel armuttur.
4.Karınca armudu: Sukabağı şeklinde uzundur. Pormodur.
5.Kukulapi armudu: Çok verir. Ballıdır. Pekmezi ve sirkesi yapılır.
6.Tavuk buti (Tavuk budu): Dalında ciğerlenir. Pekmezi olur.
7. Şeker armudu: Reçeli güzel olur.
8.İstanbul armudu: Pek bir özelliği yoktur.
9.Kış armudu: Çankırı armudu da denir. Mayhoş olur, pek sevilir. İrisi var, mıhlısı var.
10.Haçaçura armudu: Kış armududur.
11.Doktorluk armudu: Çok verirdi. Bekletince kavun gibi lezzetli olur.
12.Bere armudu: Dalında sararır, yerken ağzında dağılır. Çok sevilir. Birkaç türlüsü vardır; yeşili var, sarısı var.
13.Rus armudu: Yeşil iri uzunca olur. Siyah lekeleri vardır.
14.Düşeş armudu: İri, güzel, kütük gibi armuttur.
15.Karpuz armudu: 4 çeşidi vardır. Karpuza benzerdi.
16.Kavun armudu: Hoş kokuludur, kaymak gibidir, kahverengi kabukludur. Hem dalda hem yatakta olgunlaşır. Yatağa alınca ondan komposto ve reçel yapılır.
17. Limon armudu: Çanga armudu da denir. Yeşilken yenilir.
18.Mustabey armudu: Güneş gören yanı kızarır, sapına kadar yenir, yerken ağzında dağılır. Büyük şehirlerde Akçaarmut adıyla bilinen armuda benzer.
19.Kendir armudu: İnce sert armuttur. Sahilde yetişmez, dağ armududur.
20.Kukarami armudu: İri, sert, sulu olur.
Birkaç tür daha olması lazım, dedi, hatırlayamadıkları vardı. 
Rize Armudu

Armut çeşitlerini yazma fikrini bana veren aslında emekli banka müdürü arkadaşım Oğuz Tiryaki olmuştu. Yıllar önce Rize’deki armut türleri üzerine bir çalışma yapmış, otuz kadar tür saptamış, her birinin özelliklerini resimleriyle birlikte Rize Kültür Müdürlüğüne teslim etmiş. Bir nüshasını kendine alıkoymadığına pişman şimdi. O dosya yok oldu.
Dağdaki bahçelerine armut limon vb meyveler aşıladığını bildiğim komşum Yurtsever Atakan’a bildiği armut adlarını sordum. Meğerse armut türlerini yaşatmak üzere 16 tür armut aşılamış. Bu güzel haber! Aynur teyzenin adını unuttuğu yeşilken yenilen limon armuduna Çanga armudu denildiğini ondan öğrendim.
Baktım ki ben sadece adlarını yazarak armut kültürünü yaşatmaya çalışıyorum, Yurtsever ise fiilen yeni fidanlar aşılayarak en doğrusunu yapıyor. Bahçesinde limon türlerini yetiştirmeye de başlamış, bu ayrıca önemli. Bu mahallenin adı bile Portakallık (Hal düzü), ama turunçgiller kaybolma tehlikesinde. Örneğin bizim kinkan dediğimiz kırmızı greyfurt artık yok. Yurtsever’i buradan tebrik ediyorum.
Mahallemizin yüz yıl öncesinde, buradaki taka iskelesinden İstanbul’a fındık dallarından yapılan örme sepetlerle portakal limon vb narenciye gönderilirdi. Özellikle kabuğu ince ve dayanıklı yatak portakalı mis kokulu finike portakalı, kış ortasında bile pazarlanırdı. Mahallemizden narenciye alan takalar dönüşlerinde boş gelmez, yağ, tuz, şeker gibi ev ihtiyaçlarını getirir.  Bu yönüyle bir küçük ticaret merkeziydi mahallemiz.
Hiç küçümsenecek iş değildir, Kuvayi Milliyeye silah taşıyan takaların kaptanları boşuna buradan çıkmadılar. Şehirlerarası deniz ticaretimizin ve yolcu taşımacılığımızın neden kaybolduğunu, bunun Karadenizliye ve Rizeliye bir ceza olarak getirildiğini de bir gün yazarız. Bizi denizlerden koparmak ve Anadolu’nun ortasına hapsetmek isteyen batılı sömürgeci devletlerin yüzyılların planıydı o. Bu hedefleri aynen duruyor. Atatürk’ün “İlk hedefiniz Akdeniz’dir” komutuyla kaybettiğimiz sahillerine yeniden kavuştuğumuzu unutmayalım.
Portakallık mahallesinin armutlarına dönelim.
Armut türleri kaybolurken, fıkra gibi, biz insanlar dörtyüz yıllık dev armut ağaçlarını kökünden söküp yok ediyoruz. Ne mutlu ki Portakallık mahallesinin meyve kültürünü yaşatmak için direnen birileri kalmış.

29 Ağustos 2017 Salı

AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI, MAHİYE MORGÜL'ÜN RİZELİLERE ÇAĞRISI, 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI,

SAYIN MAHİYE MORGÜL'ÜN RİZELİLERE 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI ÇAĞRISI...
Mahiye Morgül
Mahiye Morgül'ün Rizelilere daveti: "30 Ağustos Çarşamba günü Tiryaki tepesinde saat 14:00 de buluşalım. Kuvayi Milliye'nin Rizeli torunlarını mezarlıkta bekliyoruz."
​ZAFER BAYRAMINDA RİZE KUVAYİ MİLLİYE MEZARLIĞINDA OLMAK..
​30 Ağustos Zafer Bayramında İslampaşa Mahallesinde İstiklal Harbinin kahramanlarından Zekeriya Tiryaki dedenin ve yeğeni Dursun Kaptan’ın ve yine aynı aileden gazi ve şehit analarının yattığı mezarlığa bayrak götüreceğim.
​Çarşamba günü öğleden sonra 14.00 de İslampaşa Kuvayi Milliye sokaktan benimle birlikte elinde bayrakla yürüyerek Tiryaki bayırındaki Kuvayi Milliye Mezarlığına yürüyerek çıkmak isteyen bir kaç hanım daha var. 500 basamak merdiveni görünce geri dönmek isteyenler olacaktır, hele o gün bir gelsin, bakalım kaç kişi olacağız.
Bu ilktir, sonra duyup da keşke haberim olsaydı diyenler olacaktır. İşte Zümrüt Rize gazetesinde köşemde duyuruyorum. Yerel gazete okuma alışkanlığı olmayanlar haberdar olamayacaktır elbet.
Bayırda bizi karşılayacak ve bir tas su verecek yeğenlerimiz olacaktır. Gelemk isteyenler, sdece bayrağınızı alın gelin.
Rize'den Genel Bir Görünüm
Portakallık’tan, İpsiz Recep sokağından yine Recep Emicenin torunlarından katılanlar olacak.
Elimizde mahallemizin onuru kahraman dedelerimizin resimleri ve bayraklarımızla 30 Ağustos Çarşamba günü Tiryaki tepesinde bizimle beraber olmak isteyen Kuvayi Milliye'nin Rizeli torunlarını saat 14.00 de mezarlıkta bekliyoruz.
Kocatepe’de Atatürk’ü anlatan Nazım Hikmet şiiriyle yazımı noktalarken, hepinizin Zafer Bayramını yürekten kutlarım.
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında O’nu gördü.
Paşalar O‘nun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar: “Üç” dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.
Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.
….
28.8.2017 /Rize, Mahiye Morgül
26 Ağustos sabahı, Atatürk’ün “ileri” komutuyla zafere koşan aslanlardan biri Yüzbaşı Topçu Süleyman Asaf (Mercan) dedemizdi. Yunan tabyalarını darmadağın eden atışlarıyla savaşın en cengaver topçusu dedemiz zaferi göremeden şehit düştü. Mezarı Dumlupınar Şehitliğindedir. Yürüyüşümüzü onun baba evinin bulunduğu İslampaşa 1ktan başlatacağız.

AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI, İlhami NALBANTOĞLU, Hattat, Gazeteci, Yazar, BİR GEZGİNİN AHLAT ANILARI...

BİR GEZGİNİN AHLAT ANILARI...
Kıyıya sırtını dönmüş Adilcevaz'ı geçtikten 22 km sonra Ahlat'a geldik. Yer ayırtmış olduğumuz Selçuklu Otelini bulmak zor olmadı, alışmak ise biraz uzun sürdü. Otel seksenli yıllardaki turizm patlamasının anısına yapılmış bir anıt gibi duruyordu.
Büyük Selçuklu Oteli
Oteldeki odamızın balkonundan görünen restoran ve deniz. Günün son ışıklarından faydalanmak için mayomu giyip, çekine çekine önce  lobiye, ardından da bahçeye indim. Yarı çıplak bir erkeğin nasıl karşılanacağını kestiremiyordum Sonunda denize ulaşmıştım. Buradaki insanlar Van Gölüne "Deniz" diyorlar, siz de hemen alışıyorsunuz. Karşı kıyının hayal meyal göründüğü bu kadar büyük bir su kütlesi deniz denmeyi hak ediyor.
Doğu gezimizin ruhsal temposu belli olmuştu. Bir an pişmanlık ummanında yüzerken, hemen ardından sevincin ve heyecanın doruklarına çıkıyorduk. Gölün içinde dolanırken, ne biraz önceki askeri aramalar ne de konvoy kabusları aklımda kalmıştı. Sadece ne kadar harika bir yerde olduğumuzu düşünüyordum.
BÜYÜK SELÇUKLU OTELİ
 Akşam yemeği için bahçenin gizli saklı bir köşesini seçtik. Eşimin oteldeki, hatta tüm Ahlat'taki tek kadın olma olasılığına karşı kendimce tedbirler alıyordum. Neyse ki modern tipli bir ana kız, ve sevgilisiyle geldiği izlenimi yaratan başka bir bayan, en azından benim içimdeki havayı yumuşattılar. Otelin sanırım tüm çevredeki kısa ve uzun süreli aşklara kol kanat geren bir misyonu vardı ve bu nedenle çok değerli olmalıydı. Bu terk edilmiş kovboy kasabasında, pardon! otelde yemek olarak ne olabilir ki diye düşünürken, gelen balıkların nerdeyse içine düşüyorduk. Ayrıca bira buz gibi, mezeler çok lezzetli, garson son derece saygılıydı. İki yolunu şaşırmış yolcu bundan başka ne isteyebilir ki deyip batan güneşin kızıllığında Van Gölünü seyre daldık. İlk anından itibaren otel bizi şaşırtmaya devam ediyordu.
DÜNYANIN EN BÜYÜK İSLAM MEZARLIĞI
Gezginlerimiz Selçuklu mezar taşlarının önünde... Ahlat kenti Dünya'nın en büyük Selçuklu Mezarlığına sahip. Hemen yakın çevrede görülecek inanılmayacak sayıda yer var. Tarih ve gezme bilinciyle gözü dönmüş iki seyyah olarak sabahın köründe fırlayıp kendimizi o eserlerin arasına atacağımızı, yaz güneşi her yeri ezmeden, elde fotoğraf  makinelerimiz, en küçük renk nüanslarını yakalamaya çalışacağımızı sanırdınız değil mi?..
Dünyanın En Büyük İslam Mezarlığı
Keyifle uyandık. Bir süre balkonumuzdan masmavi gölün suyunu ve karşıdaki dağları seyrettik. Hemen ardında çatışmaların sürüp gittiği uğursuz dağlar buradan bakınca çok güzel görünüyorlardı. Ayrıca Ahlat'taki Selçuklu eserleri yüzlerce sene durduklarına göre biraz daha bekleyebilirlerdi. Mayolarımızı giyip kıyıya indik. 1700 metre yükseklikteki denizimizin serin ve kuru havasında güneşleniyor, kitap okuyor, garsonları her gördüğümüzde bir şeyler istiyorduk. Masamıza gele gide onlar da bize alışmaya başlamışlardı. Hatta gülümsedikleri bile oluyordu. Aslında Akdeniz kıyısındaki bir tatil yerine göre inanılmayacak kadar lüks içindeydik. Çünkü denizi kimseyle paylaşmıyorduk.
Dört sularında önce Ahlat Müzesini gezdik. Sevimli yapının küçüklüğünden içindekilerin değersiz olabilecekleri fikrine kapılabilirdiniz ama eşi benzeri olmayan, insan tasvirli Selçuklu kaplarını görünce fikriniz değişiyordu. Müze Müdürü Mehmet Yıldız'la tanıştık. Çevreyi birlikte dolaştık. Gençti ama altı yılını buralara vermişti, anlatacak çok şeyi vardı. Ahlat'ı Mehmet Bey'le dolaşırken sayıları düşünüyordum. Örneğin, Efes'teki Küretler caddesinde binlerce hemcinsimle birlikte aşağıya doğru yürürken hep "mee! mee!" diye bağırma ihtiyacı duyarım. Turizmin patladığı tüm ören yerlerinde de bu koyun hissiyatı yakamı bırakmaz. Burada ise bambaşkaydı. Kendimi saygın ve özel bir insan olarak görüyordum. Bu günlerde oralara çok az kişi gittiği için aklı başında görünen her gezgin önemliydi ve yerel halk tarafından hak ettiği ilgiyi fazlasıyla buluyordu.
Akşam yemeği de kusursuz geçmişti ve bahçede hızla artan erkek nüfusundan cesaret alarak erkenden odamıza çekilmiştik ki "O" başladı. Bir an tüm bina yıkılıyor sandık. Koşup balkondan aşağı bakınca, güzel bir kadın silüetinden inanılmaz ölçüde detone, kart ve yüksek bir cayırtının çıktığını gördük. Canlı müzik diye yutturmaya çalıştıkları "şeyin" kalitesizliğini anlatmaya kelime bulamıyordum. Sıcağa rağmen balkonun kapısını kapattık. Yetmedi. Kulaklarımıza pamuklar tıkadık ve başımızı yastığın altına gömdük. Çare olmadı. Resepsiyona telefon ettik. Bize üzüntülerini belirttiler. Üç saatlik engizisyon uygulamasının sonunda gecenin sessizliği geri geldi. Bitkin bir şekilde balkona geri dönüp, dağılmakta olan müşterilere baktım. Ne söylediklerini anlayamıyordum ama çoğunluğu gençlerden oluşan ekibin gülüşlerindeki rahatlama elle tutulacak kadar belirliydi. Kim bilir belki de buraların koyu taassubunun içinde başka çareleri yoktu.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

"YAŞASIN CUMHURİYET" Atatürk’ten bizlere ve sonsuza dek miras kalan cumhuriyet bir fazilettir. Yaşasın Cumhuriyet… Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun…

YAŞASIN CUMHURİYET
Büyük devlet adamı, büyük kumandan Mustafa Kemal ATATÜRK,  ülkemizi düşman  işgalinden kurtarmış, sonra da dünyanın en modern ve  çağdaş yönetim biçimi olan cumhuriyeti kurmuştur.
Ardından uygar ve medeni bir dünyada  söz sahibi  olabilmek adına  devrimleri gerçekleştirmiştir.  Bu devrimlerle  eğitim, kültür, sanat, sağlık ve ekonomi gibi alanlarda yenilikler getirmiştir.
Cumhuriyet,  Mustafa Kemal ATATÜRK’ün  düşündüğü çağdaş, medeni, güçlü ve dünyada sözü geçen bir ülke olabilmenin ilk ve tartışmasız adımı olarak verdiği karardı.
Çünkü, teklifi üzerine TBMM tarafından “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri arasında kabul edilen cumhuriyet sonrası Cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya çıktığında,  “Artık Görevimi Tamamladım” düşüncesine kapılmamış, Türkiye’nin her alanda ilerlemesi adına girişimlerde bulunmuştur.
Yapılan çalışmalar sonuçlandıkça, yeni bir Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve 1 Kasım 1928’de kabul edilen Yeni Türk Alfabesi’nin kabulu ve Arapça’nın yerine geçmesi, sonrasında da “Laiklik”in Anayasa’ya girmesi ve diğer devrimlerin peş peşe yapılması ile cumhuriyetimizin sarsılmaz temelleri atılmıştır.
Mustafa Kemal ATATÜRK, yalnızca savaş meydanlarındaki dehası değil, Cumhuriyet öncesi ve sonrası gösterdiği devlet adamı misyonu ile de tarihe iz bırakmış ender liderlerden biridir. Ekonomiden sosyal gelişmeye, sanayiden bankacılığa, tarımdan milli birliğin sağlanmasına, attığı her adım, çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti adına olmuştur.
Çağdaşlığın, öncelikle eğitim ve kültürle hatta sanatla ne kadar ayrılmaz bir bütün olduğunu çok iyi biliyordu ve bu alanda da sayılamayacak kadar çok yeniliği ulusun hizmetine sunmaktan bir gün dahi geri durmadı. Cumhuriyetin genç kuşakları aydın, bağımsız ve hürriyetin kıymetini çok iyi bilen öğretmenler tarafından yetiştirilmeliydiler ve öyle yaptı.
Akıllarımıza bir nasihat gibi kazınmış olan 10. Yıl nutkunda söyledikleri adeta bu ulus için yaptıklarının ve yapılması gerekenlerin bir düsturu ya da özeti gibidir. Nutkunun başında, “Az zamanda çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramalığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Buradaki muaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkare yürüyüşüne borçluyuz,” derken, son bölümünde de, “Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti, milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebaruz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir,” diyerek seslenmiştir ulusuna. 
Atatürk’ten bizlere ve sonsuza dek miras kalan cumhuriyet bir fazilettir. Türk insanı da yüce değerlerin tümüne sahip çıkmalıdır ve çıkacaktır. Bu nedenle cumhuriyetimizi çok seviyoruz. 
Cumhuriyet bize çağdaşlık ve uygarlık, kültür ile bilimin bütünleştiği ve sanatın önem kazandığı bir anlayış kazandırmıştır. Bu nedenle cumhuriyetimizi çok seviyoruz.
Cumhuriyet dediğimiz bu yüce eser, Atamızın önderliğinde binlerce şehit ve gazinin canı ve kanı ile hayata geçebilmiştir. Bizi ayakta tutan laik, demokratik ve tek bayrak altında yaşama özgürlüğümüzün iç ve dış düşmanlar tarafından yıpratılmasına  asla izin vermemeliyiz.
Bunun için de, çağdaş eğitim sisteminden en iyi şekilde yararlanmış, kendini yüksek kültür ve sanat anlayışıyla yeterince donatmış, aklını ve yüreğini ülkesinin ve halkının hayrına kullanmak üzere bilemiş olan gençliğimize büyük görev düşüyor.
Yaşasın Cumhuriyet…
Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun…

"DÖNE DÖNE VAN GÖLÜ", Lütfü Özgünaydın; “Bu projeyi yapmış olmaktan çok mutluyum. Van Gölü denilince Van Gölü Canavarı palavralarının akla gelmesini istemiyorum artık.” Fotoğraf Sanatçısı, LÜTFİ ÖZGÜNAYDIN

DÖNE DÖNE 
VAN GÖLÜ
Fotoğraf Sanatçısı, LÜTFİ ÖZGÜNAYDIN
Türkiye haritasının doğusundaki en büyük mavi leke, adeta küçük bir iç deniz Van Gölü… Türkiye’nin önde gelen fotoğraf sanatçılarından Lütfü Özgünaydın Van Gölü’nün etrafını döne döne görüntülemiş, çalışmalarının sonunda ortaya bir kitap, bir gösteri bir de sergi çıkıvermiş. Özgünaydın; “Bu projeyi yapmış olmaktan çok mutluyum. Van Gölü denilince Van Gölü Canavarı palavralarının akla gelmesini istemiyorum artık.” diyor ve çalışmalarıyla Van Gölü ve çevresinin göz alıcı doğa ve yaşam görüntüleriyle önümüze getiriyor.
Özgünaydın, Erzincan Kemaliye Toybelen Köyünde doğdu, gazeteci olmak istemesine karşın öğretmen oldu. “Anadolu’nun ücra bir köyünde nasıl gazeteci olacaktım ki?” diyor ve ekliyor; “1969 yılında Hürriyet Gazetesi’nde bir ilan gördüm, Hürriyet Haber Ajansı için yerel muhabirler arıyorlardı. Ankara’da sinemacılık yapan dayımlardan bir fotoğraf makinesi istedim. Düşünün o kadar yabandım ki, nasıl çalıştığını bir oto tamircisine sorarak öğrendim. 1970’li yılların başında fotoğraf işine yoğunlaşmaya başladım. Hürriyet Gazetesi’nde ilk büyük fotoğrafım, kar nedeniyle yolda kalan trenden postaların katırla alınması olayı idi. Bir hafta boyunca o fotoğrafı odamın duvarına asıp baktım. Elazığ’a Keban Barajı Gölü ile ilgili tüm haberlere beni göndermeye başladılar. Oktay Ekşi Ajansın Genel Müdürüydü. Bize gazeteciliğin ayrıntılarını öğretmek için kalın kalın bültenler gönderirler, eğitim verirlerdi.”
Özgünaydın, Keban’ın Köprüleri haberiyle Abdi İpekçi Röportaj ödülünü aldı, 1975 Yılında Yeni Fotoğraf Dergisi onu en iyi on genç arasında gösterdi.
Anadolu’da pek çok sergi açtı. Son projesi ise Van Gölü oldu. Van Gölü’nü yıllardır düşünüyormuş, sadece bir “kalk gidelim” demek yetmiş başlamak için.
“Van Gölü’nün duruşundan her zaman çok etkilenmiştim. Eşim benim asistanım gibidir. Beraber Van’a gitmeye karar verdik. 2002 yılından itibaren Van’a gidip gelmeye başladık, çalışmalarımız üç yıl sürdü. O kadar güzel yerler ki hala da tamamlanmış saymıyorum çalışmamı. Eski ve yeni Van valileri çalışmalarımıza büyük ilgi gösterdiler, sergimizin fotoğraf basımını üstlendiler.”
Özgünaydın, yola Tatvan’dan çıkmış, gölle ilk buluşmasının fotoğrafını da hiçbir elemeye tabi tutmadan kitabının başına koyuvermiş.
“Göl ve çevresinde yer alan Muradiye Şelalesi, Hoşap Kalesi, Yaşar Kemal’in  köyü Ünseli, Erciş, Nemrut Krater Gölü, Akdamar Adası, Anlat, Gevaş, Artos Dağı, Çaldıran hepsi büyüleyici yerler. Ben bu projeyi gölün çevresini dönerek yaptım. Oraya gezmeye gideceklerin de gölün çevresini dönmelerini isterim. Fotoğrafını çektiğim yerler arasında bana en çok huzur veren, beni en çok etkileyen yer Van Kalesi’ydi. Bir yanınızda Eski Van, bir yanınızda Yeni Van.”
Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü Sergi Salonunda 1 Haziran 2005 tarihinde açılan sergi 42 parçadan oluşmakta, 10 Haziran 2005 tarihine kadar sanat severlerin hizmetine sunulmuştur.
***
Sayın Özgünaydın’ı bu değerli çalışmasından dolayı yürekten kutluyor, çalışmalarının  sanatın diğer dallarında hizmet verenlere örnek teşkil etmesi umuduyla yöremiz için yene yeni sanatsal aktivitelerin artmasını ve bölgemize bir canlılık getirmesini içtenlikle diliyoruz.

11 Ağustos 2017 Cuma

Mustafa Kemal ATATÜK ve (Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu) UNESCO

ATATÜRK 
VE 
UNESCO
Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu UNESCO’nun anayasası 1945 yılı Kasım ayında Londra’da aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 44 ülke temsilcilerinin katıldıkları bir toplantıda kabul edilmişti.
Türkiye’nin adı, 4 Kasım 1946’da UNESCO anayasasını onaylayan ilk 20 ülkenin oluşturduğu Kurucu Üye Devletler listesinde ön safta 10. Sırada yer almaktadır.
Türkiye delegeleri UNESCO’da oldukça verimli çaba göstermiş, Matrakçı Nasuh, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, İsmail Gaspıralı, Halide Edip Adıvar, Abdulkadir Meragi, Piri Reis Haritası, Itri, Yusuf Nabi, Kemal Ahmet Aru, Osman Hamdi Bey, Katip Çelebi, Kaşgarlı Mahmut, Celaleddin Rumi, Nazım Hikmet, Şeyh Galip, Hasan Ali Yücel, Nasreddin Hoca, Fuzuli, Uluğ Bey, Yunus Emre, Mimar Sinan gibi değerlerimizin uluslararası etkinliklerle anılmalarında oldukça başarılı olmuşlardır.
UNESCO İcra Konseyi, 25 Mayıs 1962 günlü toplantısında, Atatürk’ün ölümünün 25. yılında tüm dünyada anılmasına karar vermiştir.
Basında yayımlanan haberlere göre; “O güne dek büyük kişiliklerin ancak 50. veya 100. ölüm yıldönümlerinde anılmasına karar veren Konsey, Atatürk’ün seçkin kişiliği nedeniyle 25 seneyi yeterli görmüştür. Anma törenleri gelecek yıl 10 Kasım 1963’te yapılacaktır.” Merkezi Paris’te bulunan UNESCO teşkilatı 1963 senesini Atatürk Yılı olarak ilan edecektir. Bu münasebetle Atatürk’ün 25. Ölüm yıldönümü için hazırlanacak Atatürk Plağı 10 Kasım’da bütün dünya radyolarında yayınlanacaktır. Bu plakta ABD Başkanı Kennedy, İngiltere Başbakanı Macmillan, General MacArthur, İran Şahı, Almanya Başbakanı Dr. Adenaeur ve Pakistan Devlet Başkanı Eyüp Han, Atatürk hakkında ikişer dakikalık birer konuşma yapacaklardır.”
10 Kasım 1963’de bu sesli iletilere Tunus Cumhurbaşkanı Habib Burgiba, Hindistan Başbakanı Nehru, İngiltere Başbakanı Sir Home, Batı Almanya Şansölyesi Erhard’ın gönderdikleri sesli iletiler de eklenmiş ve hepsi saat 21.00’de Ankara Radyosu’ndan kendi sesleriyle yayımlanmıştır.
ABD Başkanı Kennedy’nin 10 Kasım 1963 günü yayımlanan ve John F. Kennedy Başkanlık Kütüphane ve Müzesi’nde korunan ses kaydındaki konuşma şöyleydi:
“Kemal Atatürk’ün vefatının 25’inci yıldönümünü anma törenine iştirak edebilmekten şeref duymaktayım. Atatürk adı insana bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyayı ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır.
Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan hür bir Türkiye’nin doğması, Türkiye’nin hürriyet ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan ve o zamandan beri Atatürk’ün ve Türkiye’nin giriştiği derin ve geniş devrimler kadar bir milletin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir misal mevcut değildir.
Atatürk’ün bağımsız bir Türkiye’de, hür ideallere bir idare kurulması için hazırladığı sağlam temel, şimdiki sıkı ittifakımızın dayanağıdır. Bizi Atatürk’ün memleketine ve onun Türkiye’de ve dünyada yerleşmesine hizmet ettiği ideallere bağlayan bu ittifaka Amerika Birleşik Devletlerinin bir ortak olabilmesinden gurur duyuyorum.
Vefatının yıldönümünde bu büyük adamı saygı ile selamlarım”
Atatürk, ölümünün 25. Yıldönümünde, UNESCO kararıyla, pek çok ülkede çeşitli etkinliklerle ve devlet başkanlarının özel demeçleriyle anıldı.
10 Kasım’ların  Türk Ulusu olarak kutsal görevlerimizden biri olduğunu unutmamalıyız…

29 Temmuz 2017 Cumartesi

ÇOK ÖNEMLİ VE ACİL TEDBİR GEREKTİREN BİR KONU: ‘EN ÇOK TÜRKİYE'Yİ VURACAK’

‘EN ÇOK TÜRKİYE'Yİ VURACAK’
Küresel iklim değişikliğine ilişkin tartışmaların Türkiye için yeniden gündeme geldiğini söyleyen Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Bozoğlu, ‘İç Anadolu’da kuraklık, Ege ve Akdeniz’de ise sel riski var’ dedi. 
Dünya üzerinde iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkenin Türkiye olduğunu belirten Baran Bozoğlu, “Çünkü üç tarafı denizlerle çevrili ve Akdeniz Havzası’nda. Bilimsel modelleme çalışmalarında sel felaketleri, bazı bölgelerde kuraklık ve tarımsal üretimin düşüşü özelinde en büyük etkinin Türkiye’de olacağı görülüyor. En çok etkilenecek şehirlerin başında ise İstanbul ve İzmir’in geldiğine dair bir akademik çalışma yeni yayınlandı” ifadelerini kullandı.
[29 Temmuz 2017, Çevre Mühendisleri Odası Başkanlığı  / Ankara]
İstanbul’da yaz ortasında yaşanan sel ve fırtına, tüm dünyanın üzerinde durduğu küresel iklim değişikliğine ilişkin tartışmaların, Türkiye özelinde yeniden gündeme gelmesine neden oldu. Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Baran Bozoğlu, dünyanın hızlı bir iklim değişikliği problemi ile karşı karşıya bulunduğunu belirterek, “Bu durum zaman zaman doğrudan bazen de hissettirmeden hayatımızı etkiliyor. İklim değişikliği dendiğinde genelde ilk aklımıza gelen şey küçük bir buzun üzerindeki kutup ayısıdır. Yapayalnız kalmış, buz eriyor ve ölme tehlikesiyle karşı karşıya gibi bir imaj kafamızda canlanıyor. Ancak iklim değişikliği aynı zamanda sel felaketi karşısında İstanbul’da arabaların tepesinde mahsur kalan insanlar da demek. Yani sadece kutup ayıları değil hepimiz tehlikedeyiz” ifadelerini kullandı.
KURAKLIK VE SEL RİSKİ
Bozoğlu, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Sanayi Devrimi’nden sonra dünya yüzeyinde yaklaşık 1.1 santigrat derece sıcaklık artışı olduğunu görüyoruz. İklim değişikliğinin anlamı; buzulların erimesi, sel felaketlerinin artması, kuraklığın çesitli bölgelerde yoğunlaşması, biyoçeşitlilik dediğimiz türlerin risk altına girmesi, ekolojik dengenin bozulması ve gıdaya erişimde sorun yaşanması demektir. Vücudumuzdaki 2-3 derecelik bir artış bizi nasıl hasta ediyorsa dünyada da sıcaklık dengesi bozulduğu anda bütün sistem alt üst oluyor. Dünyanın ısınma potansiyeline bakınca çok daha büyük felaketlerle karşı karşıya kalacağımızı görmek gerekiyor. Türkiye özelinde ise İç Anadol’da ciddi kuraklık, temiz içme suyuna erişimde sıkıntı, Ege ve Akdeniz’de ise sel ve taşkın riskiyle karşı karşıyayız.”
‘YAĞMUR KANALLARI AYRILMALI’
Bozoğlu, İstanbul’daki yapılaşmaya da dikkat çekerek, “İstanbul’da her taraf betonlaşmış. Mevcut park ve bahçeler daraltılıyor. İşte kent merkezindeki yeşil alan azaldığı zaman yüzeyden akan suyun yer altı suyuna karışması engelleniyor. Betonun üzerine yağacak yağmuru tutacak kanalları da yeterince inşa etmiyoruz. Şehirde kanalizasyon sistemi ile yağmur toplama kanallarının ayrılması gerekiyor. Herkesin vicdanını ortaya koyması lazım... Koca kentte 50-150 santimetre çapındaki borularla kanalizasyonu yönetmeye çalışırsak, mazgalları temizlemezsek sel felaketi kaçınılmaz olur” dedi.
TOPLU TAŞIMA ÖNERİSİ
Bozoğlu, söyle devam etti:
“İklim değişikliğinin temel sebeplerinden birisi de araç kullanımı. Raporlar Ankara’nın hava kirliliğinin yüzde 33’ten fazlasının araçlardan kaynaklı olduğunu gösteriyor. İstanbul, Ankara ve İzmir’de temiz hava solumuyoruz. Araba kullanımı azaltılıp toplu taşıma geliştirilmeli. Küresel ısınma ile birlikte orman yangınlarında artış olduğu bilimsel raporlara yansımış durumda. Yaz aylarında etrafa atılan sigara izmaritleri, cam parçaları, hafriyat kamyonlarının orman alanlarına izinsiz bir şekilde hafriyat dökmeleri büyük sorun. Çevresel suç işleyenlerin mutlaka kanun önünde yargılanması gerekiyor. Sorumlu bürokrat ve siyasilerde bu konuda hesap verebilir nitelikte olmalı.”
‘EN ÇOK TÜRKİYE ETKİLENECEK’
Dünya üzerinde iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkenin Türkiye olduğunu belirten Baran Bozoğlu, “Çünkü üç tarafı denizlerle çevrili ve Akdeniz Havzası’nda. Bilimsel modelleme çalışmalarında sel felaketleri, bazı bölgelerde kuraklık ve tarımsal üretimin düşüşü özelinde en büyük etkinin Türkiye’de olacağı görülüyor. En çok etkilenecek şehirlerin başında ise İstanbul ve İzmir’in geldiğine dair bir akademik çalışma yeni yayınlandı” ifadelerini kullandı.
HAYDARPAŞA LİMANI SAVAŞ MEYDANI GİBİ
Kötü hava koşullarının en fazla zarar verdiği Haydarpaşa Limanı’nda ortaya çıkan zarar gün ışığıyla birlikte ortaya çıktı. Devrilen vinçler ve ardından başlayan yangın nedeniyle dün limanda yükleme ve boşaltma yapılamadı. Liman sahasında zarar tespit çalışmalarının sürdüğü, tamamlanmasının ardından enkazların kaldırılma işlemlerine geçileceği öğrenildi.
ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANLIĞI: 
METEOROLOJİ’NİN İKAZLARINI DİKKATE ALIN
Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca, önceki gün İstanbul’da meydana gelen sağanak yağışın ardından, Meteoroloji’nin yapmış olduğu uyarının tam anlamıyla gerçekleştiğinin görüldüğü belirtilerek, “Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün tahmin ve uyarıları dikkate alınırsa bu tip hadiseler daha az zararla atlatılabilir” ifadesi kullanıldı. 
Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün perşembe günü 10.45’te yayımladığı 168 numaralı uyarıda söz konusu dolu yağışı, yıldırım hadisesi, ani sel, su baskını ve yağış öncesi kısa süreli fırtına konusunda gerekli ikazların yapıldığı, yapılan ikazların da anında ilgili mercilere iletildiği kaydedildi. 
Açıklamada, şu ifadelere yer verildi: “İstanbul’da meydana gelen hadiseler dikkate alındığında Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün uyarısının tam anlamıyla gerçekleştiği görülüyor. Ayrıca basında bir bilgi kirliliği yaşanıyor ve herkes bir tahminde bulunuyor. Bu yüzden bütün ilgili birimler, basın ve vatandaşlar Meteoroloji’nin uyarılarını dikkate alırsa bu tip hadiseler daha az zararla atlatılabilir.

"YENİ BİTLİS" Dönemin Bitlis Valisi Sayın Asım Hacımustafaoğlu’nun kulakları çınlıyordur mutlaka.

YENİ BİTLİS
Dönemin Bitlis Valisi Sayın Asım Hacımustafaoğlu’nun kulakları çınlıyordur mutlaka. Yeni Bitlis’i böyle görmekten mutlu olacakların başında yer alacaklardan biri de odur.
Bitlis’in dere içinde kalarak bir gelişme gösteremeyeceğinin en ateşli savunucuydu zira. Yeni Bitlis’in temelini atma onuru ona nasip olmuştu.
Sayın Vali’nin bu konudaki duygularını dile getiren “Rahva’ya Doğru” başlıklı yazısını Gazetemizin 6. sayfasında dikkatlerinize sunuyoruz. İncelendiğinde görülecektir ki Bitlis’in bugünkü durumuna gelmesindeki Sayın Valinin emekleri yadsınamaz.
Bitlis Eğitim ve Tanıtma Vakfı markası altında başta Eren Ailesi olmak üzere Özgür Ailesi ve diğer Bitlisli ailelerin yan yana sıraladıkları modern, çağdaş eğitim kurumları göz kamaştırıyor. Bunların tam karşısında Bitlis Eren Üniversitesi’nin görkemli yerleşkesi, Bitlis insanının göğsünü kabartacak bir tablo ortaya koyuyor.
Bitlis Eren Üniversitesi Yerleşkesi, kendisiyle aynı tarihte ve aynı Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile kurulan 15 üniversitenin yerleşkelerini fersah fersah gerilerde bırakmış vaziyette. Yoğun bir çalışma ile eksikler hızla tamamlanmaya çalışılıyor. Ön cephesinde bir park yapılıyor ki şimdiden önünden geçenlerin gözlerini kamaştıracağı müjdesini veriyor.
Üniversitenin konukevi yörenin beş yıldızlı konaklama tesisleri listesinin üst sıralarında yerini almış. Fakülte binaları, konferans salonları, sosyal tesisleri, derslikleri, lojmanları, öğrenci yurtları, açık ve kapalı spor salonları, şeffaf örtülü lüks Rektörlük binası ve görkemli yerleşke giriş kapısıyla Bitlis insanının istediğinde neler yapabileceğinin kanıtını gözler önüne seriyor.
Yeni Bitlis’in en önemli yapılarından birisi de Valilik binası, büyük bir özenle eksiklikleri tamamlanmaya çalışılıyor. Yakında açılacak, açıldığında modern ve çağdaş özellikleri ile Bitlis’e prestij kazandıracak.
Bitlis Eren Üniversitesi Yerleşkesini biraz geçtikten sonra sağ tarafta karşımıza çıkan Bitlis Emniyet Müdürlüğü, büyük kentlerdeki lüks binaları çağrıştıran görkemli yapısı ve azametli duruşuyla, Devletimizin gücünü simgeleyen bir tablo ortaya koyuyor.
Rahva’nın tam ortasına denk gelecek şekilde konuşlandırılmış 400 yataklı Devlet Hastanesi, Yeni Bitlis’in simge yapılarından biri olarak yöre insanının sağlık sorularının çözümü için “artık ben buradayım” der gibi fısıldıyor kulaklara.
Bitlis Polis Evi, saunası, hamamı, spor tesisleri 1000 kişilik yemek salonu ve VİP bölümü ile yörenin en lüks konaklama tesislerinden bir olduğundan kuşku duyulmayan bir tesis. Yörede vatanın bölünmez bütünlüğü için gece-gündüz demeden fedakarca hizmet veren değerli emniyet görevlilerimiz daha fazlasını hak ediyr kuşkusuz.
Bitlis Deresinin üzerinin açılması için burada işyeri olan esnafın taşınmasını kolaylaştırmak amacıyla bir önceki Belediye Başkanı Fehmi Alaydın’ın çabalarıyla yaptırılan 100 dükkana sahip Yeni Bitlis’teki Kapalı Çarşı, yeni sahiplerini bekliyor. Alan henüz arzulanan canlılığı kazanamadığı için esnaf doğal olarak gelmekte tereddüt ediyor.
Özel sektör tarafından bu yeni gelişme bölgesinde çok katlı, modern ve görkemli alış-veriş merkezleri de inşa edilmiş, ancak bunlar da aynı çekince ile arzulanan canlılığı henüz yakalayamamış. Hal böyle olunca doğal olarak Bitlis Deresi’nin üstünün açılması faaliyetleri de bu gelişmelere paralel olarak gerçekleştirilemiyor.
Yeni Bitlis, insanların gelecekleri konusunda umut verirken, mevcut Bitlis, çözümsüz gibi görünen trafik sorunları, dar kaldırımları mesken edinmiş işsiz güçsüz insanları, üstü açılamadığı için çöp yuvası haline gelen Bitlis Deresi ile birada daha yapılacak çok işin olduğu mesajını veriyor.
Toplu Konut İdaresi tarafından Yeni Bitlis’te yapılan sayıları bir hayli fazla olduğu anlaşılan lüks ve modern konutların, Rahva’nın ağır kış koşullarını saymazsak gelecek için umut vaat ettiğini belirtmeden geçemeyeceğiz.
Sonuç olarak, Vali Hacımustafaoğlu’nun kulaklarını bir kez daha çınlatalım ve en kısa zamanda Bitlis’e davet edip, teşekkürlerimizi sunalım diyoruz.

25 Temmuz 2017 Salı

AHLAT GAZETESİ (Cumhuriyet Gazetesi, Işık Kansu)

AHLAT
GAZETESİ
Tarihi ve kültürü açısından önemi pek bilinmeyen Ahlat, Oğuz Türklerinin Anadolu’da ilk yerleştiği yerlerden biridir.
Ahlat Kültür Vakfı’nın çıkardığı “Ahlat” gazetesi, yürüttüğü uygar yayın çizgisiyle işte bu değer bilmezliğe karşı 1993’ten beri direniyor. 
Ahlat Kültür Vakfı’nın Kurucu Başkanı İlhami Nalbantoğlu, bilgisunar ortamından da yayın yapan Ahlat gazetesinin yalnızca yurtta değil, tüm dünyada izlendiğini belirtiyor:
“Gazetemizin yayın hayatına başladığı tarihten günümüze kadar geçen bu 22 yıllık süre içinde büyük mesafeler kat edildi. Ahlat adı, tarihi misyonuna yakışır bir biçimde evrensel bir boyut kazandı. Okuyucu kitlesi ile bir köprü kuruldu, karşılıklı bir iletişim ortamı yaratıldı.”
Anadolu’nun üzerine bir karanlık şal örtülürken Ahlat gazetesi ve benzeri yayınlar birer çoban ateşi gibi çevresini aydınlatmaya devam ediyor.

24 Temmuz 2017 Pazartesi

BİTLİS’İN BİN ÇOCUĞU Ahmet ÖZDEMİR-İstanbul Gazetesi

Ahmet ÖZDEMİR
İSTANBUL GAZETESİ
BİTLİS’İN BİN ÇOCUĞU
Ahmet ÖZDEMİR-İstanbul Gazetesi
Ahlat Kültür Sanat Ve Çevre Vakfı’nın Yayın Organı var. Adı: Ahlat Gazetesi.Orhan Erinç ağabeye gönderiyorlar. O da okuyayım diye bana aktarıyor. O kadar değerli yazılar var ki, gönül bunları herkes okusun, okusun da vatanı daha özden sevsin istiyor.
Temmuz 2016 tarihini taşıyan 188. Sayısını saklamışım. İşte birkaç yazı başlığı:  ” Atatürk’ün Bitlis Mektupları”, “Bitlis’in Bin Çocuğu”, “Dönüş Yolunda”, “Bitlis’te Hain Saldırı”, “Bitlis’te Beş Minare”, “Ahıska Türkleri Ahlat’ta”, “Bitlis Malemürsel Aşireti Halk İnançları”, “Ahlat’ta Salur Damgaları”, “Farklı Bir Cevabı Vardır Herkesin”,  “On Yıl Önce Ahlat Gazetesi”, “Evkaf Nedir? Vakıflar Neye Yarar?”
İlgimi Bitlis’in Bin Çocuğu yazısı çekti. İmza yoktu.  Yazıya ilişkin takdim yazısında da yazardan söz edilmiyordu. Ama verdiği mesaj özellikle vurgulanıyordu:
Yazı Rus işgalini ve işgalin amacını anlatıyordu. Hikâye soğuk bir kış günü başlıyor ve şöyle anlatılıyordu:
“Bitlisi Piyade Yarbay Ali Çetinkaya komutasındaki askerler, gönüllü aşiretler ve milislerden oluşan birlikler ile kentte kalan eli silah tutan az sayıdaki sivil halk savunuyordu.
Bu ölüm kalım mücadelesine Bitlis’in önde gelen aileleri arasında Küfrevi Şeyhi Abdülbaki Efendi de bulunuyordu. Abdülbaki Efendi, sonradan Bitlis’e gelen ve buradaki Küfrevi Türbesini ziyaret eden Yedinci Ordu Kumandanı Miralay Mustafa KEMAL ile yakın bir dostluk ilişkisi kurmuş, bu ilişki Cumhuriyetin kuruluş aşamasında ve sonrasında karşılıklı mektuplaşmalarla devam etmişti.
………..
3 Mart 1916 günü, sabahın erken saatlerinden itibaren Dideban sırtlarından gelen şiddetli top sesleri evlerini terk edemeyen Bitlis insanının kabusuydu adeta. Ordu mensupları, milis kuvvetleri, Bitlis’in önemli aileleri ve şahsiyetleri, kahraman halkı, tüm varlıklarıyla bu saldırıya karşı büyük bir direniş sergiliyorlardı.
Ne var ki düşman güçlü ve acımasızdı, çetin mücadelelerden sonra kent teslim alınıyor, büyük bir talan, yağma, yakıp yıkma eylemi gerçekleşiyordu.
Yola çıkan kafile bin bir güçlükle yol alıyordu. Ancak, yaşlılar, hastalar ve çocuklar büyük sorunlar yaşıyorlardı. Gücü tükenenler, adım atamayacak bir hale gelince kendilerini ecelin tecellisine bırakıyorlardı sessizce.
Ancak çocuklar için durum farklıydı, ailelerin geleceğiydi onlar, göz bebekleriydi, ne var ki durum tahminlerin de ötesinde hazin bir tablo oluşturuyordu. Şiddetli soğuk ve nefes almaya fırsat tanımayan tipi yüzünden morarmış çocuklar annelerinin kucağında buz kesiyorlardı. Kiminin ağlayacak hali bile kalmamıştı. Aileler bu durumdan ziyadesiyle rahatsızlık duyuyorlardı, bir çözüm bulmalıydılar.
Bir köprünün altına bırakalım, üstlerini, sıkıca örtelim, başlarına birilerini koyalım, sabah ola hayır ola diyerek akıllarınca çocuklarını koruyacaklardı. Çaresizlik içindeydiler, denilenleri yaptılar. Gecenin sabahında umutla çocuklarına koştuklarında gözbebeği çocuklarının buz kesmiş bedenleri ile karşılaşmış şok olmuşlardı.
Bitlis’in geleceğini kuracak “Bitlis’in Bin Çocuğu” bir köprünün altında vatan uğruna, Bitlis uğruna yaşamlarına daha adım bile atmadan karların altında kalmıştı. Askerler kar altındaki donmuş çocukların bedenlerini gözyaşlarıyla gömüyorlardı.
Ruslar, Bitlis’te 5 ay 5 gün kaldılar, yani 155 gün. Bu 155 gün içinde kalay kolay kapanmayacak yaralar açtılar.
8 Ağustos 1916 günü Bitlis’i terk ettiler, en nadide tarihi eser ve belgeleri da beraberlerinde götürdüler. Geride harabeye dönmüş bir Bitlis bırakarak.
İşgalden tam iki yıl sonra memleketlerine dönen Bitlisliler, soğuktan donan çocuklarının bulundukları yere geldiklerinde iki yıl önce yaşadıkları travmayı yeniden gözlerinde canlandırdılar, savaşa, ve savaşa neden olanlara lanet, canlarının parçası çocuklarına dualar okuyarak, gözyaşları içinde onları andılar.
O gün bu gündür “Bitlis’in Bin Çocuğu”nu ne arayan, ne anan ne de merak eden oldu!..”
Yukarıya kopyaladığım yazının yazarını araştırdım. Çok kolay buldum. İlhami Nalbantoğlu’ydu. Bu gazeteyi çıkaran idealistti. Belli ki, alçak gönüllülük gösterip yazının başına imzasını koymamıştı.
Birkaç cümle ile bilgi vereyim:  İlhami Nalbantoğlu, Ahlat’ta doğdu.  Ankara Gazi Üniversitesi Basın-Yayın Bölümünü bitirdi. 1969 yılında Başbakanlıkta memur olarak göreve başladı. Ahlat Kültür Vakfını kurdu. Uzun yıllar Kurucu Başkanlığını yaptı. Pek çok kuruluşta yer aldı. 1993 yılında kurduğu Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı’nın Kurucu Başkanıdır. 24 yıldan beri bu Vakfın yayın organı olan “Ahlat Gazetesi”ni çıkarmakta…

22 Temmuz 2017 Cumartesi

"YAŞAYAN SON KÜMBET USTASI" AKSAV "Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı" BİTLİS - Oktay Bayar

YAŞAYAN SON KÜMBET USTASI
Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı Başkanı
Ahlat‘ın son dönem en önemli taş ustalarından olan Tahsin Kalender, UNESCO‘nun ‘‘yaşayan kültürel değerler‘‘ listesine önerildi.
Bitlis‘in Ahlat ilçesinde yaşayan ve son dönemin en önemli taş ustalarından olan Tahsin Kalender‘in, UNESCO‘nun ‘‘Yaşayan Kültürel Değerler‘‘ listesine alınması için önerildi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın Türkiye‘de yaşayan kültürel değerlerin UNESCO‘nun korumasına alınması için başlattığı çalışma çerçevesinde, Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı‘nın görüşüne başvurdu. ‘‘Yaşayan Kültürel Değerler‘‘ listesinin altyapı hazırlık çalışmaları kapsamında, Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı Başkanı İlhami Nalbantoğlu‘nun görüşünün Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından alındığı ve Nalbantoğlu‘nun da taş ustası Tahsin Kalender‘i önerdiği kaydedildi.
60 YILINI TAŞ İŞÇİLİĞİNE ADADI
82 yaşındaki 7 çocuk ve 16 torun sahibi Kalender, 82 yıllık yaşamının 60 yılını taş ustalığı yaparak geçirdi. Tahsin Kalender, yaptığı açıklamada, ilçede taş işçiliğinin gün geçtikçe kaybolmaya yüz tuttuğunu ve bunun karşısında üzüntü yaşadığını belirterek, şöyle konuştu:
‘‘Ben ömrümü taş işçiliğine adadım. Bizim zamanımızda taş bin bir güçlükle işlenirdi. Artık ne kümbet yapan ve yaptıran kaldı ne de eskisi gibi taş ustası. Taş artık hızarlarla kesiliyor. Bizim dönemde tek tek elle yontulurdu.
Tüm şekilleri ve motifleri el yordamıyla yapardık. Makineler bu motifleri yapacak kapasitede değil. Ahlat taşına motif ancak elle verilebilir. Örneğin ilçemizdeki Erzan Hatun Kümbeti‘nin her taşında farklı bir motif var. Bu ancak el sanatının eseri olabilir. Bunu makinelerle yapmak mümkün değil. Bu motiflere ancak elle incelik ve güzellik verilebilir.‘‘
1974‘de Abdurrahman Gazi Türbesi‘ni inşa etti
İlçede kendisinden başka yaşayan kümbet ustasının da kalmadığını belirten Tahsin Kalender, son olarak 1974 yılında Abdurrahman Gazi Türbesi‘ni inşa ettiğini ifade etti. Ahlat‘ta dönemin müftüsü öncülüğünde bir dernek kurup Abdurrahman Gazi‘ye bir türbe yapma kararı alındığını anımsatan Kalender, şunları dile getirdi: ‘‘Bunun üzerine biz de işe başladık. 1974 yılında 100 lira günlükle, 110 günde bu türbeyi yaptım. Bu kümbeti Ahlat‘taki diğer kümbetler gibi kare tabanlı ve piramit şeklinde inşa ettik. Biz burayı inşa ettiğimizde yine bir kubbe kalıntısı vardı. Eski kubbede kullanılan taş ponza taşıydı. Tüm kümbetlerde de hep ponza taşının kullanıldığını biliyoruz. Kubbeyi de orijinaline uygun olarak yaptık. Kümbeti 110 günde, 4 kişiyle tamamladık.” (Ahlat Kültür Sanat ve Çevre Vakfı Başkanı İlhami Nalbantoğlu : 11.02.2011)
TAŞ İŞÇİLİĞİ TEKNOLOJİYE YENİLDİ
Bitlis'in Ahlat ilçesinde 60 yıldır taş işçiliği yapan ve UNESCO tarafından "Yaşayan İnsan Hazinesi" seçilen 87 yaşındaki Tahsin Kalender'in mesleği, gelişen teknolojiye yenik düştü.
BİTLİS - Oktay Bayar
Yüzyıllarca cami, ev, hamam, kümbet gibi eserlerde kullanılan taşları yontan, kesen, süsleyen ve üzerine işleme yapan taş ustası Tahsin Kalender'in yarım asırlık mesleği teknolojiye yenildi.
Ahlat'ın Erkizan Mahallesi'nde 17 yaşında öğrendiği taş işlemeciliğini 60 yıl sürdüren ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) tarafından 2011 yılında ''Yaşayan İnsan Hazinesi'' seçilen 87 yaşındaki Kalender, mesleğinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olmasının üzüntüsünü yaşıyor.
"ARTIK O İŞÇİLİK, O GÜZELLİK VE ZARAFETİ TAŞTA BULMAK İMKÂNSIZ"
"Son kümbet ustası" olarak tanınan Kalender'in 70 yıllık mesleği boyunca aralarında cami, çeşme, okul, köprü ve türbe gibi yapıların yer aldığı 500 dolayında eserde alın teri bulunuyor.
Ahlat'ın dışında Bitlis, Van ve Ağrı'da da eserleri bulunan Kalender, AA muhabirine, teknolojinin taş ustalığını bitirdiğini anlattı.

Kalender, meslek hayatı boyunca taş ustalığını severek yaptığını söyleyerek, "Nemrut Dağı'nın eteklerindeki taş ocaklarından çıkarılan taş, özellikle Bitlis merkez ile Tatvan ve Ahlat ilçelerindeki yapılarda kullanılıyor. Bu taş yüzyıllardan beri balta, çekiç ve farklı el aletleriyle yontulup, şekillendirilerek yapılarda kullanılırdı. Şimdi bu işler makinelerle yapılıyor. Artık o işçilik, o güzellik ve zarafeti taşta bulmak imkansız. Şimdi yapılar genellikle kaplama tabir ettiğimiz şekilde yapılıyor" dedi.