BİR GEZGİNİN AHLAT ANILARI...
Kıyıya sırtını dönmüş Adilcevaz'ı geçtikten 22 km sonra Ahlat'a
geldik. Yer ayırtmış olduğumuz Selçuklu Otelini bulmak zor olmadı, alışmak ise
biraz uzun sürdü. Otel seksenli yıllardaki turizm patlamasının anısına yapılmış
bir anıt gibi duruyordu.
![]() |
| Büyük Selçuklu Oteli |
Oteldeki odamızın balkonundan görünen restoran ve deniz. Günün son
ışıklarından faydalanmak için mayomu giyip, çekine çekine önce lobiye, ardından da bahçeye indim. Yarı
çıplak bir erkeğin nasıl karşılanacağını kestiremiyordum Sonunda denize
ulaşmıştım. Buradaki insanlar Van Gölüne "Deniz"
diyorlar, siz de hemen alışıyorsunuz. Karşı kıyının hayal meyal göründüğü bu
kadar büyük bir su kütlesi deniz denmeyi hak ediyor.
Doğu gezimizin ruhsal
temposu belli olmuştu. Bir an pişmanlık ummanında yüzerken, hemen ardından
sevincin ve heyecanın doruklarına çıkıyorduk. Gölün içinde dolanırken, ne biraz
önceki askeri aramalar ne de konvoy kabusları aklımda kalmıştı. Sadece ne kadar
harika bir yerde olduğumuzu düşünüyordum.
BÜYÜK SELÇUKLU OTELİ
Akşam yemeği için bahçenin gizli saklı bir
köşesini seçtik. Eşimin oteldeki, hatta tüm Ahlat'taki tek kadın olma
olasılığına karşı kendimce tedbirler alıyordum. Neyse ki modern tipli bir ana
kız, ve sevgilisiyle geldiği izlenimi yaratan başka bir bayan, en azından benim
içimdeki havayı yumuşattılar. Otelin sanırım tüm çevredeki kısa ve uzun süreli
aşklara kol kanat geren bir misyonu vardı ve bu nedenle çok değerli olmalıydı.
Bu terk edilmiş kovboy kasabasında, pardon! otelde yemek olarak ne olabilir ki
diye düşünürken, gelen balıkların nerdeyse içine düşüyorduk. Ayrıca bira buz
gibi, mezeler çok lezzetli, garson son derece saygılıydı. İki yolunu şaşırmış
yolcu bundan başka ne isteyebilir ki deyip batan güneşin kızıllığında Van
Gölünü seyre daldık. İlk anından itibaren otel bizi şaşırtmaya devam ediyordu.
DÜNYANIN EN BÜYÜK İSLAM MEZARLIĞI
Gezginlerimiz
Selçuklu mezar taşlarının önünde... Ahlat kenti Dünya'nın en büyük Selçuklu
Mezarlığına sahip. Hemen yakın çevrede görülecek inanılmayacak sayıda yer var.
Tarih ve gezme bilinciyle gözü dönmüş iki seyyah olarak sabahın köründe
fırlayıp kendimizi o eserlerin arasına atacağımızı, yaz güneşi her yeri
ezmeden, elde fotoğraf makinelerimiz, en
küçük renk nüanslarını yakalamaya çalışacağımızı sanırdınız değil mi?..
![]() |
| Dünyanın En Büyük İslam Mezarlığı |
Keyifle uyandık. Bir
süre balkonumuzdan masmavi gölün suyunu ve karşıdaki dağları seyrettik. Hemen
ardında çatışmaların sürüp gittiği uğursuz dağlar buradan bakınca çok güzel
görünüyorlardı. Ayrıca Ahlat'taki Selçuklu eserleri yüzlerce sene durduklarına
göre biraz daha bekleyebilirlerdi. Mayolarımızı giyip kıyıya indik. 1700 metre
yükseklikteki denizimizin serin ve kuru havasında güneşleniyor, kitap okuyor,
garsonları her gördüğümüzde bir şeyler istiyorduk. Masamıza gele gide onlar da
bize alışmaya başlamışlardı. Hatta gülümsedikleri bile oluyordu. Aslında
Akdeniz kıyısındaki bir tatil yerine göre inanılmayacak kadar lüks içindeydik.
Çünkü denizi kimseyle paylaşmıyorduk.
Dört sularında önce
Ahlat Müzesini gezdik. Sevimli yapının küçüklüğünden içindekilerin değersiz
olabilecekleri fikrine kapılabilirdiniz ama eşi benzeri olmayan, insan tasvirli
Selçuklu kaplarını görünce fikriniz değişiyordu. Müze Müdürü Mehmet Yıldız'la
tanıştık. Çevreyi birlikte dolaştık. Gençti ama altı yılını buralara vermişti,
anlatacak çok şeyi vardı. Ahlat'ı Mehmet Bey'le dolaşırken sayıları
düşünüyordum. Örneğin, Efes'teki Küretler caddesinde binlerce hemcinsimle
birlikte aşağıya doğru yürürken hep "mee! mee!" diye bağırma ihtiyacı
duyarım. Turizmin patladığı tüm ören yerlerinde de bu koyun hissiyatı yakamı
bırakmaz. Burada ise bambaşkaydı. Kendimi saygın ve özel bir insan olarak
görüyordum. Bu günlerde oralara çok az kişi gittiği için aklı başında görünen
her gezgin önemliydi ve yerel halk tarafından hak ettiği ilgiyi fazlasıyla
buluyordu.
Akşam yemeği de
kusursuz geçmişti ve bahçede hızla artan erkek nüfusundan cesaret alarak
erkenden odamıza çekilmiştik ki "O"
başladı. Bir an tüm bina yıkılıyor sandık. Koşup balkondan aşağı bakınca, güzel
bir kadın silüetinden inanılmaz ölçüde detone, kart ve yüksek bir cayırtının
çıktığını gördük. Canlı müzik diye yutturmaya çalıştıkları "şeyin"
kalitesizliğini anlatmaya kelime bulamıyordum. Sıcağa rağmen balkonun kapısını
kapattık. Yetmedi. Kulaklarımıza pamuklar tıkadık ve başımızı yastığın altına
gömdük. Çare olmadı. Resepsiyona telefon ettik. Bize üzüntülerini belirttiler.
Üç saatlik engizisyon uygulamasının sonunda gecenin sessizliği geri geldi.
Bitkin bir şekilde balkona geri dönüp, dağılmakta olan müşterilere baktım. Ne
söylediklerini anlayamıyordum ama çoğunluğu gençlerden oluşan ekibin
gülüşlerindeki rahatlama elle tutulacak kadar belirliydi. Kim bilir belki de
buraların koyu taassubunun içinde başka çareleri yoktu.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder