29 Ağustos 2017 Salı

AHLAT KÜLTÜR SANAT VE ÇEVRE VAKFI, İlhami NALBANTOĞLU, Hattat, Gazeteci, Yazar, BİR GEZGİNİN AHLAT ANILARI...

BİR GEZGİNİN AHLAT ANILARI...
Kıyıya sırtını dönmüş Adilcevaz'ı geçtikten 22 km sonra Ahlat'a geldik. Yer ayırtmış olduğumuz Selçuklu Otelini bulmak zor olmadı, alışmak ise biraz uzun sürdü. Otel seksenli yıllardaki turizm patlamasının anısına yapılmış bir anıt gibi duruyordu.
Büyük Selçuklu Oteli
Oteldeki odamızın balkonundan görünen restoran ve deniz. Günün son ışıklarından faydalanmak için mayomu giyip, çekine çekine önce  lobiye, ardından da bahçeye indim. Yarı çıplak bir erkeğin nasıl karşılanacağını kestiremiyordum Sonunda denize ulaşmıştım. Buradaki insanlar Van Gölüne "Deniz" diyorlar, siz de hemen alışıyorsunuz. Karşı kıyının hayal meyal göründüğü bu kadar büyük bir su kütlesi deniz denmeyi hak ediyor.
Doğu gezimizin ruhsal temposu belli olmuştu. Bir an pişmanlık ummanında yüzerken, hemen ardından sevincin ve heyecanın doruklarına çıkıyorduk. Gölün içinde dolanırken, ne biraz önceki askeri aramalar ne de konvoy kabusları aklımda kalmıştı. Sadece ne kadar harika bir yerde olduğumuzu düşünüyordum.
BÜYÜK SELÇUKLU OTELİ
 Akşam yemeği için bahçenin gizli saklı bir köşesini seçtik. Eşimin oteldeki, hatta tüm Ahlat'taki tek kadın olma olasılığına karşı kendimce tedbirler alıyordum. Neyse ki modern tipli bir ana kız, ve sevgilisiyle geldiği izlenimi yaratan başka bir bayan, en azından benim içimdeki havayı yumuşattılar. Otelin sanırım tüm çevredeki kısa ve uzun süreli aşklara kol kanat geren bir misyonu vardı ve bu nedenle çok değerli olmalıydı. Bu terk edilmiş kovboy kasabasında, pardon! otelde yemek olarak ne olabilir ki diye düşünürken, gelen balıkların nerdeyse içine düşüyorduk. Ayrıca bira buz gibi, mezeler çok lezzetli, garson son derece saygılıydı. İki yolunu şaşırmış yolcu bundan başka ne isteyebilir ki deyip batan güneşin kızıllığında Van Gölünü seyre daldık. İlk anından itibaren otel bizi şaşırtmaya devam ediyordu.
DÜNYANIN EN BÜYÜK İSLAM MEZARLIĞI
Gezginlerimiz Selçuklu mezar taşlarının önünde... Ahlat kenti Dünya'nın en büyük Selçuklu Mezarlığına sahip. Hemen yakın çevrede görülecek inanılmayacak sayıda yer var. Tarih ve gezme bilinciyle gözü dönmüş iki seyyah olarak sabahın köründe fırlayıp kendimizi o eserlerin arasına atacağımızı, yaz güneşi her yeri ezmeden, elde fotoğraf  makinelerimiz, en küçük renk nüanslarını yakalamaya çalışacağımızı sanırdınız değil mi?..
Dünyanın En Büyük İslam Mezarlığı
Keyifle uyandık. Bir süre balkonumuzdan masmavi gölün suyunu ve karşıdaki dağları seyrettik. Hemen ardında çatışmaların sürüp gittiği uğursuz dağlar buradan bakınca çok güzel görünüyorlardı. Ayrıca Ahlat'taki Selçuklu eserleri yüzlerce sene durduklarına göre biraz daha bekleyebilirlerdi. Mayolarımızı giyip kıyıya indik. 1700 metre yükseklikteki denizimizin serin ve kuru havasında güneşleniyor, kitap okuyor, garsonları her gördüğümüzde bir şeyler istiyorduk. Masamıza gele gide onlar da bize alışmaya başlamışlardı. Hatta gülümsedikleri bile oluyordu. Aslında Akdeniz kıyısındaki bir tatil yerine göre inanılmayacak kadar lüks içindeydik. Çünkü denizi kimseyle paylaşmıyorduk.
Dört sularında önce Ahlat Müzesini gezdik. Sevimli yapının küçüklüğünden içindekilerin değersiz olabilecekleri fikrine kapılabilirdiniz ama eşi benzeri olmayan, insan tasvirli Selçuklu kaplarını görünce fikriniz değişiyordu. Müze Müdürü Mehmet Yıldız'la tanıştık. Çevreyi birlikte dolaştık. Gençti ama altı yılını buralara vermişti, anlatacak çok şeyi vardı. Ahlat'ı Mehmet Bey'le dolaşırken sayıları düşünüyordum. Örneğin, Efes'teki Küretler caddesinde binlerce hemcinsimle birlikte aşağıya doğru yürürken hep "mee! mee!" diye bağırma ihtiyacı duyarım. Turizmin patladığı tüm ören yerlerinde de bu koyun hissiyatı yakamı bırakmaz. Burada ise bambaşkaydı. Kendimi saygın ve özel bir insan olarak görüyordum. Bu günlerde oralara çok az kişi gittiği için aklı başında görünen her gezgin önemliydi ve yerel halk tarafından hak ettiği ilgiyi fazlasıyla buluyordu.
Akşam yemeği de kusursuz geçmişti ve bahçede hızla artan erkek nüfusundan cesaret alarak erkenden odamıza çekilmiştik ki "O" başladı. Bir an tüm bina yıkılıyor sandık. Koşup balkondan aşağı bakınca, güzel bir kadın silüetinden inanılmaz ölçüde detone, kart ve yüksek bir cayırtının çıktığını gördük. Canlı müzik diye yutturmaya çalıştıkları "şeyin" kalitesizliğini anlatmaya kelime bulamıyordum. Sıcağa rağmen balkonun kapısını kapattık. Yetmedi. Kulaklarımıza pamuklar tıkadık ve başımızı yastığın altına gömdük. Çare olmadı. Resepsiyona telefon ettik. Bize üzüntülerini belirttiler. Üç saatlik engizisyon uygulamasının sonunda gecenin sessizliği geri geldi. Bitkin bir şekilde balkona geri dönüp, dağılmakta olan müşterilere baktım. Ne söylediklerini anlayamıyordum ama çoğunluğu gençlerden oluşan ekibin gülüşlerindeki rahatlama elle tutulacak kadar belirliydi. Kim bilir belki de buraların koyu taassubunun içinde başka çareleri yoktu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder